mantıkçı pozitivizmde mantıksal atomculuk akımı, özellikle de din diline vurmuş görünüyor. öyle ki stand on the shoulders of giants ve cedalion bahislerinde de üzerinde durduğum bir husus vardı, o da şuydu: insan, bilgiye kavuştukça aslında devlerin (sapientia veterum=eskilerin bilgeliği) omzunda cüceleşiyor. ("we are dwarfs standing on the shoulder of giants" detay için stand on the shoulders of giants başlığına bkz.) ve bu cüceleşme durumu sonsua kadar da gidecek gibi duruyor. öyle ya her bilgi, evvelce atılmış temele borçludur. newton gibi uzakları görebiliyorsak, bunu geçmişin ilmi aktarımlarına borçluyuz. ancak mantıksal atomculuk akımı, bizim din dili ve kültürü üzerine olan tüm güvenimizi sarsmıştır. öyle ya örneğin isa'nın odak noktası olarak anlatılagelen çarmıhın ya da muhammed'in burak atının sembolize ettiği her şey bir anda çürüyebilmiş, insanoğlunun yüzyıllar içinde o kültürde bu kültüre transfer ederek geliştirdiği, çağa uydurduğu kutsilik ( =dogma) kabullerine doğrudan bugünün (geçmişteki bugün de olabilir) şartları ve kabulleri gereğince saldırılabilmiştir.
"hz adem in okuma ve yazmayi bilmesi" mevzusunda da aynı durum söz konusudur. batı aleminde üzerine bolca yayının olduğu din dilinin özel bir niteliği vardır oysa. inancı temellendirmenin esas unsur olduğu bir ortamda, zaten kabul edilen kutsalların her biri, mantıksal atomculukla yerdne yere vurulabilecekken "hz adem in okuma ve yazmayi bilmesi" başlığıyla ortaya konan tektanrılı dinlerin iddiasına göre ilk insan kabul edilen adem'in okuma ve yazma değerinin tartışmaya açılabilmesi mümkün olduğu kadar gereksizdir. zira bu tartışmanın hangi açıdan ele alınacağı tam belli değildir. felsefi - teolojik boyutu elbette ki vardır; eski ahit'te (vetus testamentum) adem'in yaratılış süreciyle dil probleminden hareketlenerek babil kulesi'ne gidersiniz, oradan çıkıp üç aşağı beş yukarı aynı döneme denk gelen çoktanrılı inanç sisteminde khaos ve logos'a bakar, orada yeterli vakti harcadığınızı düşündüğünüzde de en nihayetinde isa'ya gelir, yeni ahit (novum testamentum) ile hiristiyan azizlerinin sözlerini okuyup ortaçağ'ı geçersiniz. bana kalırsa bu kadarı yeterli, ancak insan aklının önüne "olmaz, saçma, gereksiz" gibi çağın düşündürdüklerinin dikte ettirdiği engeller konmamalı (yukarıda ben de "gereksiz" ifadesini kullanmıştım). zira insanoğlunun en temelde bilgiye ihtiyacı var, ulaşamayacağını bilse de gayreti bundandır. banyo küvetinde balık avlayan'ın hor görülmesi de zaten her insana özgü olan kavrayış ve dile getiriş niteliğinin yığınlar arasındaki bilinmeyen, görülmeyen adına ahlak denen mutabakatla ilişkilidir. copernicus'tan sonra şu anki ilmi kabullerin aksine evrenin küçük olduğunu iddia ederek, kilisenin kabul etmiş olduğu ptolemaiosçu 'dünyanın merkez olduğu', 'güneşin ise onun etrafında döndüğü' görüşüne saplanmak felsefi-teolojik temellendirmelerimiz açısından işe yarayabilirse de, bilimsel hakikatlar açısından bizi zor durumda bırakabilir. o yüzden mantıksal atomculukla temellenmiş bir metotla din dilini yargılamak kimseyi tatmin etmez, en azından ben marifetullah'a (tanrı'yı tanıma) girişmek istediğimde temellendirmelerim içinde matteria'ya yer vermem, öyle ya gönül ve gönül gözü buna yeterli olmalıdır. zira hiristiyanlıktaki credo quia absurdum yani "saçma olduğu için inanıyorum" düsturu, zaten kutsallığı kabullenişin, dünyevi zihinler için "saçma" olduğunu gösterir. zaten saçma olan'a gönül rahatlığıyla iman etmiş insanda bir emek vardır, bu emeğin bir karşılığı. iman etmiş olanı, iman etmemiş olanlardan ayırabilmenin tek yolu budur. sınava tabi tutulmuş olanların içinden bir kısmını yüceltip, bir kısmını da cehennem ızdırabına sevk etmenin başka bir açıklaması yoktur. ha şunu da kabul etmek lazım, zaten açıklamaya da gerek yoktur imanda. absurdum'un değeri arttıkça, imanın mahiyeti de artmaktadır. o halde açıklanamazlık negatif, pozitif bir değerdir. bütün bu söylediklerimi şuna bağlamak istiyorum:
"hz adem in okuma ve yazmayi bilmesi" diye tartışmaya açılan şey, aslında ilk defa yaratılmış olduğu iddia edilen adem'in, bin yıllar içinde (kültürden kültüre transfer yoluyla) şekillenmiş, oturmuş okuma-yazma niteliğine nasıl sahip olabileceğidir. bu olsa olsa "saçma"dır. ancak saçma olanın, yukarıda da belirttiğim gibi imanın sınırları içindeki değeri ve mahiyeti nedir ki, adem'in okuma ve yazma biliyor olması bir sorun teşkil etsin? 1920'lere denk gelen, viyana çevresi diye anılan agnostiklerin "doğrulamacı tahlilleri" kabul edilmezden evvel, tanrı ve din üzerine her türlü konuşmanın bir manası olduğu savunulurdu. öyle ya, tanrı ya vardır ya yoktur; buna mukabil kutsal yasalar da ya vardır ya yoktur; veyahut varsa da ya iyidir ya kötüdür. oysa yeni ortaya çıkan 1920'lerin agnostiklerine göre, artık bu konuyu ele almak tam bir "saçmalık"tır. özellikle de bertrand russell'da bunu görürsünüz, adam çıkar der ki mesela: "neden hiristiyanların tanrı'sı hakikat olmak zorunda? neden paganların tanrılarını yok sayarak hiristiyanların tanrı'sına inanmalıyım?" (dünya görüşüm adlı, kendisiyle yapılmış bir röportajdan oluşan eserinde bulabilirsiniz bu görüşü) bu, aslında tanrı ve onun dini hakkında konuşmanın manasızlığını gösterir, çünkü biz asla bunu bilemeyecek olan canlılarız. oysa ben burada temel bir yanılgı görüyorum, yukarıda da belirttiğim gibi mantıksal pozitivzmin gerektirdiği "doğrulamacı tahil" din alanına uygulanamaz. bunu tam bir fikir karmaşası olarak görüyorum. çünkü felsefede - bilimde matteria ("madde") dediğimiz şey, -konumuzla ilgili olan- adem'in ve havva'nın etini ve kemiğini açıklamaya yetmez. arkeolojik verilerle desteklense bile ben sadık bir imanlı olsam, buna rağbet etmem. zira isa'nın, musa'nın veya muhammed'in öğretisi ya da kutsal kitaplar niçin var? eğer "saçma" olana iman etmeden, salt destekleyen bulgulara dayanarak imana geleceksem veyahut bir an için bile "evet işte bu da tanrı'nın yasasının kanıtı" diye düşüneceksem, iman ederek amor dei yani tanrı'nın sevgisine mazhar olabilmemin ne manası var? hiristiyanlıkta bu açıkça söylenir. contemptus mundi yaparsın yani "dünyayı küçümsersin" böylelikle "contemptus dei" yani tanrı'yı küçümsemekten kaçınmış olursun, onun sevgisine (amor dei) ulaşırsın. eğer bunu yapmazsan, "privatio dei" olur yani en büyük keder olan tanrı'dan yoksunluk! st. augustinus'ta bunu açıkça görürsünüz. (ilgili kavramların başlıklarında hasbelkader incelemiştim) isa'nın kendisi de zaten novum testamentum'da "dünyevi olandan sıyrılın, kendi çarmıhınızı yüklenerek ardıma düşün" der. bkz. crucifixion/@jimi the kewl
dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz, felsefi ve teolojik açıdan incelendiğinde hz. adem'in okumayı ya da yazmayı bilmesi, onun iman edenler'in kalbinde üzerine çizik atılmasına sebep değildir. zira 1920'lerin agnostikleri için artık "saçma'laşan" bir bilgi muhasebesinde zaten bulunmak bile saçmadır.
çağımızda batı aleminde genel olarak kabul edilen üç teolojik tutum vardır:
1- a. flew ile kai nielsen gibi, geleneksel dini akıldışı bir hurafeler yığını olarak gören ve bunun bir esası ve mantıki tutarlılığı olmadığını göstermek için felsefi kanıtlar ileri sürenler. 2- j. hick, james ross ve richard swinburne gibi, geleneksel dini inançların - en azından "tanrı vardır" şeklindeki temel iddianın - rasyonel kanıtlarla ispat edilebileceğini düşünenler. 3- n. malcolm ile d. z. phillips gibi felsefi eleştirinin tasavvurlarının veya dini inancın genel felsefi ya da bilimsel bağlamlar içinde savunulmasının bizi yanlış yola götürdüğünü, zira dini inançların başka alanlardan bağımsız, başlıbaşına bir çerçeveye (non-realism) sahip bulunduğunu, dolayısıyla dışarıdan destekleme, temellendirme veya redde açık olmadıklarını ileri sürenler. (turan koç, din dili, sf.14, iz yayıncılık 1998)
benim yukarıdaki açıklamalarım, turan koç'un derlediği gibi, 3. tutuma uygundur. ekşi sözlük'te başka başlıklarda cereyan eden tartışmalarda da aynı tutumu sergilemiştim.
o halde şunu söyleyebilmek mümkün -kendi açımdan-, hz. adem ile ilgili her türlü verimiz, onun yaşadığına (tanrı tarafından yaratılıp, yaşatıldığına) dair inancı savunan dini kaynakların içindedir. ve tektanrılı dinlerin bugün kabul edilen 3 kutsal kitabına baktığımızda adem'le ilgili bölümlerde ne görüyorsak, dini açıklaması o kadarla sınırlıdır. öyle ya zaten inançlı olmayan için tanrı'nın kendisi bile yoksa, adem'e veya başka birine gelmeye, bakmaya ne gerek var? o halde kutsal kabul edilen söylemlerin muğlakta bıraktığı / bırakmadığı kadarıyla bir şeyler söyleyebiliriz (iman ederiz) ya da tümden iman etmeyiz. iman edilmediği noktada zaten sorun yoktur, ancak kutsallık kabul edilecekse o halde tam yerine bakmalıyız. adem'le ilgili en sağlam veriyi vetus testamentum'da buluyoruz, o halde oraya bakalım.
genesis 2.7: rab tanrı adem'i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğunu üfledi. böylece adem yaşayan varlık oldu. ( http://biblos.com/genesis/2-7.htm )
genesis 2.19: rab tanrı yerdeki hayvanların, gökteki kuşların tümünü topraktan yaratmıştı. onlara ne ad vereceğini görmek için hepsini adem'e getirdi. adem her birine ne ad verdiyse, o canlı o adla anıldı. ( http://biblos.com/genesis/2-19.htm )
genesis 2.20: adem bütün evcil ve yabanıl hayvanlara, gökte uçan kuşlara ad koydu. ama kendisi için uygun bir yardımcı bulunmadı. ( http://biblos.com/genesis/2-20.htm )
genesis 2.23: adem, "işte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, etimden alınmış ettir" dedi, "ona 'kadın' denilecek, çünkü o erkekten alındı." (ibranicede kadın (işşa) sözcüğü adam (iş) sözcüğünden türemiştir.) ( http://biblos.com/genesis/2-23.htm )
genesis 3.12: adem, "yanıma koyduğun kadın ağacın meyvesini bana verdi, ben de yedim" diye yanıtladı. ( http://biblos.com/genesis/3-12.htm )
genesis 3.17: rab tanrı adem'e, "karının sözünü dinlediğin ve sana, meyvesini yeme dediğim ağaçtan yediğin için toprak senin yüzünden lanetlendi" dedi, "yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın. ( http://biblos.com/genesis/3-17.htm )
genesis 4.25: adem karısıyla yine yattı. havva bir erkek çocuk doğurdu. "tanrı kayin'in öldürdüğü habil'in yerine bana başka bir oğul bağışladı" diyerek çocuğa şit adını verdi. o zaman insanlar rab'be yakarmaya başladı. ( http://biblos.com/genesis/4-25.htm )
bana kalırsa burada asıl dikkat edilmesi gereken husus, adem'in sembolize ettiği insanın tanrı'dan en yüce niteliği almış olmasıdır. insan akledebilmekte, tıpkı st. augustinus'un confessiones'te (itiraflar) dediği gibi tanrı ona günaha girme eğilimi ile birlikte bu durumdan sıyrılma olanağını hatta günaha karşı koyma gücünü de vermiştir. (confessiones x.29) hatta daha ötesinin de altını çizer aziz, insanlar arasında hiç kimsenin bir başka insanı tam anlamıyla anlayamayacağını, insanda olup biten her şeyin ancak tanrı tarafından bilinebileceğini söyler. çünkü tanrı onu yaratan ise, aksi düşünülemez. (a.y.) tanrı-insan ilişkisi, yüce kudret ile her şeyini bildiği, yarattığı arasındaki ilişkidir. bu yüzden, tanrı'nın insana diğer özellikler yanında konuşma ve adlandırma yetisini de vermiş olduğu imana dayalıdır. o halde genesis'te çizilen tanrı-adem diyalogları ve adem'in dünyadaki matteria'ları adlandırışında ancak iman yoluyla kabul edilebilecek bir tanrısal kudret vardır. buna iman etmek mümkün olduğu gibi, etmemek de mümkündür. "herkes bunu kabul etmeli" diye bir şey yok, ancak kabul edenler için başka bir çıkar yol olduğunu düşünmüyorum. çünkü benim dil ve logos kapsamında insanın, diliyle olan münasebetinin tutarlı bir seyir izlediğine dair kanaatim, dinden ziyade başka bir alandan besleniyor: filolofi ve felsefeden, benim dışarıdan bakarak teolojinin sınırları içine giren bir veriyi yorumlamam başka türlü olamazdı zaten. text'e ve context'e sadık kalmadan açıklama yapamam, credo quia absurdum muhakemesinden de bu açıdan uzaklaşırım, bir nevi okuma yazmayı bildikçe / geliştirdikçe cüceleşirim; saçma olan karşısındaki tutumumu da st. ambrosius'un "hazinen nerede ise, kalbin oradadır" düsturuyla gevşeterek dogmalardan kendimi sıyırırım.