"kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi yakup / bunu kendine üç kere söyledi / onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar / o kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım / ben, yani yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli / daha hiç çağrılmadım / biri olsun "yakup!" diye seslenmedi hiç / yakup!..."
yakup, edip canseverin gittigi meyhanedeki meyhanecidir ve birgun canseverin dizelerinde ve bizlerin gonullerinde cagrilmistir.
ben, yani yakup kurbağalara bakmaktan geliyorum işte açgözlü, mor kurbağalara akşama doğru bir dilim ekmek yiyeceğim belki bir bardak da süt içeceğim. sonra bir güzel uyumak istiyorum, bütün gün çok yoruldum ben gözlükten, taş hamurdan ve çarşaflardan ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış yakup uyumak istiyorum.
ve sabah bunları bir bir kendime anlatacağım yakubun gene bir yokluğa doğru büyüyen içinde.
kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi yakup bunu kendine üç kere söyledi onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar o kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım ben, yani yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli daha hiç çağrılmadım biri olsun "yakup!" diye seslenmedi hiç yakup! diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim ceplerimdeki eskimiş kağıt parçalarını atayım sonra bir güzel yıkanayım da... ben size demedim mi...
evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum sanki böyle niye ben oradan geliyorum telaslı, aç gözlü kurbağalara bakmaktan bilmiyorum bilmiyorum, bilmiyorum ben, yani yusuf, yusuf mu dedim? hayır, yakup bazen karıştırıyorum...
bazen karıştırıyorum ya, çok uzun bir gündü sonra bu çok uzun günün sıcak bir günü kediler kırmızı alevler halinde koşuyordu onlar işte hep boyuna koşuyordu birileri çıkıyordu ordan burdan
hiç çıkmamak halinde ve olgun birileri çıkıyordu geceden kalma bir lamba yanıyordu, açık bir pencerenin sokağa doğru içinde bu uyum korkunçtur yakup! yakubun olması korkunçluğudur bu dünyanın insana doğru içinde yakup, yakup! burdayım, yani ben...evet, geliyorum lambayı söndürmesinler, geliyorum siz bütün lambaları yakın, evet ben, yani yusuf, yusuf mu dedim? hayır, yakup bazen karıştırıyorum... ve kendine bilinmeyenler yaratan yakubum ben, iyi ya durduğum bir gündü, diyorum, bütün ilgiler sizin olsun her türlü bir şeyler sizin olsun, ben artık hep böyle istiyorum, ayıp degil ya durduğum bir gündü, diyorum, yüzümü göğe doğurduğum bir gündü ve yaşar gibi kaldığım bir yaşama içinde ve yollarda ölü baykuşlar bulduğum bir ölünün günü boyayan renginde çürük evler bulduğum, içleri sonsuz kayalar kayalardan dondurmalar sorduğum ben, yani yakup, yakubun hiç çağrılmamış şekli kim bilir ne diyordum
(kim bilir ne diyordu bir baykuş yaratıldığına bir baykuş tarafından ve bütün baykuşlar o bütün baykuşların arasında ne oluyordu ben ne oluyordum...)
bütün iskemleler ağır ve hastalıklı bir gidip bir geliyordum kendime aptallaşarak bunu yakup söyledi dedi ki, çünkü herkes yakubu yaşıyordu, bense çöllerden ve kızgın güneşlerden icatlar yapıyordum kızgın kağıtların üstüne ve alevler halinde dünya bana dokunuyordu ve ayakta soğuk bir bira içmiş kadar bir anlamım oluyordu bazen ölüyordu ve bir de bir otobüse bindiğim, biletçinin bilet bile kesmek istemediği ben kendimi koruyordum bunu bana yakup söyledi öyle bir yakup ki bu, onca din kitaplarının sözünü bile etmediği kimsenin sözünü bile etmediği bir yakup ben bunu hep biliyorum bunu hep biliyorum ve işte özgürüm, cezasız duruyorum...
ii
kurbağalara bakmaktan geliyorum dedi yakup, bunu kendine üç kere söyledi telaşlı, açgözlü kurbağalara bakmaktan geliyorum. ben sanki yusuf ve yusuf değil her gün bir tahtaboşta asılı duruyorum ve durmuyorum... ben işte yakup yok artık karıştırmıyorum...
taş merdivenleri ağır ağır çıktım, bunu ben böyle yaptım eski taş merdivenleri... yanımdan bir sürü adam geçti ve kolayca gittiler müzik aletleri renginde ve pırıl pırıl gittiler yanan güneşin altında onlar ki.. onlara benzer şeyleri ben çok gördüm ve onlar bir zamanı tamamladılar, öyle yaptılar ve sordum yakup daha başka nasıl bir yakup olsun ve onlar daha başka nasıl bir onlar olsunlar ki yakup ve onlar nasıl olsunlar. işte ben taş merdivenleri kurbağalara bağlayan taş merdivenleri durmadan kendimle karıştırıyordum kimse beni tutup çıkarmıyordu vıcık vıcık taşlar duyuyordum ayaklarımın altında anlamsız, yapışkan bir yığın taşlar yoruldum! bunu sanki biri söyledi yakubun biri ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim kendime bir isim düşünerek birden ki bir isim düşünerek kendime. hayır bu kimse değil ancak gelebildim
aşağıda bir luna park kımıldıyordu. ah kurbağalara bakmam gecikecek luna park kımıldıyordu, hem öyle değil bu uyum korkunçtur yakup bir yokluğun kımıldamaya doğru içinde ve sen ki böyle tanımlanırsan yakup yakuup! bir şey ki seni çağırıyor, o şimdi ne olmalı gene bir yakup olmalı bu, yakup kurbağalara bakman gecikecek, bunu ben nasılsa söylüyorum nasılsa ben bunu bir kere söylüyorum güneşe kırmızı top taşıyan bir adamın tahta bacağını cök yakıyordu ki adam içinden bağırdıkça dünya ters yonden yaratilıyordu, diyebilirim bir öğle üzeriydi adamın içindeki kalp kan kalp kırmızı top yakıcı dönüşümler çıkaran belli ki susmak yaratılmamış şekliydi dünyanın öyle değil mi yakup hemen hemen öyleydi, yakup bunu söyledi iyi ki söyledi. ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim şimdi bir kurtarabilsem ayaklarımı o benim ayaklarimı.. taşlardan bir kurtarabilsem saat on ikiyi gösteriyordu ki, ben nerdeydim bir zamansızliğın yakuba doğru içinde saat on yediyi ve yirmi biri gösteriyordu ki, ben nerdeydim her saniyedeki ve işte her saniyedeki ben, yani yakubun o dağılgan şekli nerdeydim.
bilmem ki. bir avukat benim ellerimi tuttu. gözlüklü bir kadındı bu, iyi mi kim bilir bir çağın neresinden burada. anlaşılması yoktu ki. kendine özgü bir duruşu yoktu ki. pek güçlü kolları vardı yalnız ne diyordum, ben işte yakup çekiverdi beni taş hamurun içinden pek öyle gürültüyle değil bir başka yapışkanlığın içine çekiverdi beni göğüsleri pek hoştu, ipekli bir giysinin altındaydı onlar sonra elleri ve kalçaları pek hoştu kılların ve bütün oynak yerlerin ölümlere doğru içinde bacaklarıyla bir şeyler bir şeyler bir şeyler yapıyordu artık onu ben çok iyi görüyordum. ama çarşaflar, öyle bir takım kıpırdanmalar araya giriyordu engelliyordu bizi ter içindeydik. ellerimden çekiyordu. ter içindeydik beni kurtarmak istiyordu, bir isim gibi ben'i ter içindeydik terlerimiz üstümüzde duruyordu, yıkanmış yeni kaplar gibiydik üstümüzde olgun ve kararsız su tanecikleri bulunan biz yakup biz gözlükten, taş hamurdan ve beyaz çarşaflardan ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış kurbağalara geldik.
iii
kurbağalara bakmaktan geliyorum dedi yakup, bunu kendine üç kere söyledi masalarda oturmuşlardı. ben oradan geliyorum yazı makineleri, kağıt sesleri ben oradan geliyorum.
önce bir kenarda durdum, hiç kimse beni çağırmadı sonra bir yer bulup oturdum. hadi bir sigara iceyim dedim olmaz, dedi mubaşir kıliklı kurbağanın biri belli ki yeni tıraş olmuştu, bana yakasından bir kopça eksik gibi geldi öyleyse peki, dedim, ayağa kalktım, şöyle bir duvara dayandım bu kez de duvarlarda sanki duvarca bir sözdizimi olmaz ki, yakup! peki yakup ne yapsın, bu aklımdan bile geçmedi herkesin durduğu bir yere gittim. ben yakup ya onlar kimdi aralarına aldılar beni. artık ben hiçbir şey göremiyordum biri bir şeyler söylüyordu yalnız, yüksekce bir yere oturmuş onu ben duyuyordum duyuyordum, sesi başımın üstünden dünyaya yayılıyordu ve "yakup" sesini ancak anlıyordum. yakubun ötesinde birtakım sözler ediliyordu, onları ben anlamıyordum anlamıyordum ama, iyi sözler söylemiyorlardı benim için sonra bir sey daha vardı anlamadığım: yani ben neydim ki, ne yapmış olmalıyım ben, yani yakup dedim ki kendi kendime, insan ne söylerse söylesin ve ne yaparsa yapsın, öyle değil mi bütün bunlar bir bir kalacaktır yaşamanın içinde diye düşündüm ya ben ben, yani yakup butun gücümle bunu bağırdım ben ki bağırdım işte, bütün kurbağalar bir olup beni dışarı çıkardılar bir odaya aldılar beni, ellerime gözbebeklerime daha başka yerlerime de baktılar sonra bilmiyorum ki, kapıyı gösterdiler bana ben, yakup, beni hiç kimse çağırmadı sokağa çıktım, bir sürü yerlerden geçtim. şimdi hatırlıyorum da, bir deniz kıyısında azıcık durabildim yosunlar, kumlar, şeytan minareleri ve kumlarda katılaşmış kıvrımlar bağırdım, bağırdım, bağırdım tanrının ayak izleri! tanrının ayak izleri!
iv
kurbağalara bakmaktan geliyorum. ben yakup bunu yakup söyledi yıkanmış çamaşırlar duruyordu odamın penceresinde gök işte bu beyazlıktan azıcık alıp veriyordu, diyebilirim bir kırlangıç onu kirletmese ki onlar o kadar çok siyahtırlar ki, ben onları hiç sevmem ve demek ki benim odamda hiç kimseler yoktur odamın düşünülmesi halinde bile kimseler yoktur biri sanki çarşıya çıkmıştır sürekli bir biçimde ve biraz da çarşılar ve durmadan satılan o kırık dökükler bitmez ki bitmesin çünkü bir gün bir boy aynası satın almak istiyorum ben kirli ve eski bir at arabasının aynaya doğru büyüyen içinde onu ben taşıtmak istiyorum, caddelerin intiharlara doğru büyüyen içinde ben, yani yakup kurbağalara bakmaktan geliyorum işte açgözlü, mor kurbağalara akşama doğru bir dilim ekmek yiyeceğim belki bir bardak da süt içeceğim. sonra bir güzel uyumak istiyorum, bütün gün çok yoruldum ben gözlükten, taş hamurdan ve çarşaflardan ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış yakup uyumak istiyorum.
ve sabah bunları bir bir kendime anlatacağım yakubun gene bir yokluğa doğru büyüyen içinde ..."
- adın ne? - yakup, çağrılmayan yakup - neden? - çünkü her türlü çağrılmanın olağan şekliyim, kendime bilinmeyenler yarattığımdan, çünkü benim odamda kimseler yoktur, odamın düşünülmesi halinde bile kimseler yoktur, çünkü bir bardak süt içip yatacağım, çağrılmamaktan yorulduğumdan..
yanidirki bir kediye verilebilecek en güzel isimdir "çağrılmayan yakup"..
daha hic cagrilmadim biri olsun "yakup!" diye seslenmedi hiç varolusunu sorgulayan insanin acisini anlatan, tam da sairine özgü siir... kendini secemeyen insanin; kendi disina cikip kendine bakmasi durumu; varoluscu akimin etkisinde sayilan büyük sairin icsel kahramani...
yesil isik filminde kenan isik'in koruyucu melegi rolunu oynayan haldun dormen'in filmdeki adi.. yonetmen edip cansever'i filmin konusu kadar anlasilmaz ve ruhani mi buluyordu neydi artik.. ama sozkonusu karaktere bu ismi yakistirirken son derece basarili bir bulus yaptigini dusundugu kesin.. kenan isik'in oynadigi karaktere de ruhi bey adini verseymis tam olacakmis.. hatta daha da ileri giderek hulya avsar da seniha olabilirdi pekala..
kendine kırılmış bir aynadan bakmanın şiir hali. yansıyan mı kırık yansıtan mı karmaşasının, tek kişilik de şizofreni'ler' olabileceğinin şiiri. varlığın varolmama sınırında ne kadar durup bekleyebileceğinin şiiri. hal'imizin, ahvalimizin şiircesi.
" edip cansever bir öteki olarak kendi'ne ulaşmayı denedi. ama bu aynı zamanda ayna arkasındaki dünyanın muhteşemliğini feda etmek demekti." [kekeme türk şiiri sf. 68 enis akın ]
çağrılmayan yakup'ta karşılaşılan, ama anlaşılamayan, çevrelenemeyen ( tam anlamıyla ötekidir yani) yabancı bir alan olarak öylecene durmaktadır kendi. paramparça, dağılmış ve özellikle sınırları belirsizleşmiş, sınırları olabildiğine geçirgen bir ben'in her bir parçası bir birine ses vermektedir, yankıyı bir parçadan alıp diğer bir parçaya taşıyan duvarlardan [ kendi'nin parçalarından] oluşma bir labirent gibidir yakup.
onu kavramaya değil, çıkardığı gürültüye kulak vermeye çalışmıştır edip cansever. bu öyle bir gürültüdür ki labirentin dışını silmekte, bir sisin içine gömmektedir hatta daha doğru bir ifadeyle labirentin dışındaki her hangi bir şey de bu kendi'nin duvarlarından biri haline getirilmektedir. bu açıdan insanın sınırını teşkil eden şey derisi olmaktan çıkar, cisimler de çeberleriyle sınırlanmış değillerdir. bir mıknatısın manyetik alanı gibi kendi sınırlarından ötede yaşamaktadır yakup.
dışarısı hem dışarılığını, bu belirsizleşen sınırlar nedeniyle yitirir, hem de kendi'nin yansıtıldığı bir yüzey olarak anlam kazanır. doğa, nesneler, diğer insanlar hem yakup'un üzerine gerildiği bir çarmıh, hem de yakup'un kendi sesinden başka bir ses alamadığı parçalarıdır. yakup, kendi kendisine gerilmektedir, kendini kendine germektedir, mutlak bir yalnızlıktır bu, tek başına kalmak değil, kendinden kurtulamamaktır.
ruh halinin bu acayip titreşimleri nesnelerin ve insanların birbirine göreliğini, uyumunu ve sınırlarını eritir, şiire her yere yansıtılan (yoksa kurtulanamaz derecede her yere sıvanan mı demeli?) her yerden yansıyan bir kendi'nin sürekli çoğalttığı dindirilemez bir gürültü hakimdir.
yakup çağırılmayandır, çağırılsa kendi gürültüsüne bir son verebilecek, "içindeki durgun ve çürük suyu düşürebilecektir". çağırılmak demek başka kendiliklere/kendiliklerle açılabilmek anlamına gelir, oysaki bunun yolunun konuşmak olmadığını bize ruhi bey söyler, ona seslenirler ama onun yalnızlığını dindiremezler. mutlak sessizlik, konuşmayla dindirilemeyen, yakub'u da ruhi bey'i de içinda hapseden sessizlik "dünyanın yaratılmamış şekli"dir.
peki insanın ve nesnelerin sınırlarını yitirdiği yerde kendi'nin sınırını teşkil eden şey nedir? cevap bir sonraki şiirde karşımıza çıkar: ölüm bir iç imkan olarak (rilke ne diyordu? meyvenin içinde çekirdeğini taşıması gibi insanın içinde taşıdığı ölüm.) kendi'nin sınırını teşkil eder. bu iki şiirdeki ruh hali tam olarak kaygıdır. heideggerin bahsettiği şekliyle kaygı. insanın varlığını varlık-olmayanın (hiçliğin) istila etmesiyle oluşan, da sein'ın hem varlıkta hem de var-olmayanda aynı anda kökleşmesiyle oluşan kaygıdır bu. kierkegaard'ın kaygı kavramında bahsettiği kaygı: "insanın, önünde ağzı ardına kadar açılan bir uçurumla karşılaşması sonucunda kapıldığı kaygı."
hem cadı ağacının sonunu nasıl getiriyordu cansever:
"ve tuhaf bir şekilde bir uçuruma akıyoruz ne düşmek, ne sarkmak, ne gitmek bir parça ileriye öylece kalıyoruz öylece kalıyoruz öylece kalıyoruz."
işte "doğa'nın ve bütün canlılıkların ölü yerlerine baktıran" da bu içsel, varoluşsal kaygıdır.
"müzik aletleri renginde ve pırıl pırıl gittiler" dizesi nedeniyle, yakup'un tünel'de çağrılmadığını düşünüyorum. yakup tünel'de yürümektedir. müzik aletlerinin sergilendiği ışıklı pencerelerin önünden insanlar pırıl pırıl geçerler. pırıl pırıllardır, çünkü onlar, onu çağırmayanlardır. edip cansever'in tünel'de bir ofisi olduğu bilgisi de bu kanımı güçlendiriyor. boş vakitlerimde kavramsal sanat sergileri geziyorum.