çengelköy sahilinde birkaç yüz yaşında müthiş bir çınarın altında konuşlanmış çay bahçesidir. yıllar önce oldukça ufak bir kapalı mekan ve dışarıya atılmış az sayıda masadan ibaretti bu işletme. derken süper baba isimli diziye ev sahipliği yapar oldu ve bir anda müşteri sayısı tavana vurdu.
tadilatlar başladı. mekan büyüdü de büyüdü. masaların atıldığı açık kısım kapandı. o çınarın altında oturmaktan zevk aldığımızı anlamayan zihniyet avluyu bir metal konstrüksiyon ve polikarbon levhalar ile örtmeye kalktı. kamusal mekana tecavüzleri enteresan bir şekilde yasal engele takıldı ve çok şükür bu konstrüksiyon söküldü. şimdilerde kapalı kısmın deniz ucunda oturmak ya da çınarın altından sarayburnu-bebek panoramasını izlemek pek keyifli.
hafta sonları pek kalabalık olan bu mekanın ilginç özelliklerinden biri dışarıdan yiyecek getirmenize itiraz etmemesidir. ister fırından simit, ister evden reçel getirin ordan sadece çay alarak kahvaltı edebilirsiniz. dilerseniz mekanın güzel yumurta, omlet, menemen, tost seçeneklerini de deneyebilirsiniz.
ilk defa gidiyorsanız, çınarın denize uzanmaya çalışan 10 metrelik yatay dalına hayran hayran bakacaksınız. bol kedili yerdir.*
sabahları müthiş güzel olan yer. özellikle karda manzarası çok güzel, basit, sade. dekorasyonu konsepti hedesi hödösü yok. iki çay diyip oturuyosun manzaraya karşı. resim çekiyosun. sandallardan su içmeye çalışan kediyle oynuyosun. sonra kuşları kovalaması için rahat bırakıyosun hayvanı. çocuk gürültüsü de yok üstelik. sadece su sesi. eşsiz bence =)
istanbul'un nefes alan ve nefes aldıran enfes bir ayrıntısı..birbirinden tombiş pisileri, bazen müşterileri ıslatan dalgası, kayıkları, keyfinizin içine etmeyen saygılı garsonları ve müdavimleri olan, kırolar tarafından işgal edilmemesini temenni ettiğim meditasyon mekanı..güneşin batışı da ayrı bir güzeldir..kimse gitmesin bir ben gideyim *
cadde üstündeki fırından alınan sıcak simitlerle masanızı şenlendirdiğinizde tadına doyum olmayan mekan.. elbette yaz ayları için ideal olmakla birlikte, kışın kapalı bölümünde de aynı tadı almak mümkün. hele hele gece 20 - 00 arası el ayak çekildikten sonra sıcaklığının daha bir hissedildiği, tek başınıza gitseniz bile kimsenin bulaşmadığı bir çay bahçesi.
yazları çengelköy halkının karşılaşma yeri denebilir.. çay bahçesine giren her kişinin en az bir masaya selam vermeden geçmediğini görürsünüz.. çengelköylü olmamama rağmen gittiğimde ben bile tanıdık birini mutlaka görüyorum.. sanırım bu mekanı sıcak kılan nedenlerden biri de budur.
gece boyu viyaklayan bi veledin azap haline getirdigi tren macerasının yorgunluğunu atmanızı, güne keyifle başlamanızı sağlayacak mekandır. cam kenarında boğaza karşı oturup çay ve kahvaltı ikilisini takiben bol köpüklü türk kahvesi içerken "ah ulan ankara" diye söylenirsiniz.
istanbul'da gezip görecek ne çok şey, yaşayacak ne çok deneyim var dedirten mekanlardan biri. haftasonları ve akşam saatlerinde biraz eziyet gibidir, mümkünse sair zamanlarda gitmek icap eder.
çengelköy börekçisinden böreklerini alıp, doğuştan ballı oldukları için sözkonusu mekanda her defasında denize sıfır masayı kapabilen, menemen, çay & zaman tüketenlere sefa pezevengi diyoruz biz. gün be gün onlardan biri olmak için çalışıyoruz, fakat sınırlı sayıdaki denize sıfır masa rekabeti arttırıyor.
sevgilinize sarılarak oturmanızın pek mümkün olmadığı mekan.. yok illa ki oturacağım diyorsanız olası senaryo şu;
bir garson masanıza yaklaşıp, çok çok özür dileyerek sizden ayrı ayrı ayrı oturmanızı isteyecek ve cebinden çıkardığı pvc ile kaplanmış kartı göstererek, aslında genelde bu uyarıyı dile getirmek yerine o kartı masaya bıraktıklarını, patronunun bir süredir sizi kıl kıl kestiğini ve birazdan büyük olasılıkla "kartı bırak gel " cümlesini işiteceği için sizinle konuşmak zorunda kaldığını söyleyecek.. hatta "geçenlerde burda bir çift vardı yine, ama onlar sizin gibi de oturmuyorlardı abartmışlardı biraz, patron onları yaka paça attırdı" cümlesiyle durumun ciddiyeti hakkında daha detaylı bir açıklama getirecek..
ama genel uygulama gerçekten garsonun dillendirdiği gibiyse, tüm bu yazdıklarım yerine sadece masanıza atılan kartla karşılaşmanız, tanışmanız ve hatta kaynaşmanız da mümkün..
lütfen tavırlarınıza dikkat ederek, çevrenizdeki insanlara saygı gösterin.. kimseyi rahatsız etmeye hakkınız yok.. burası aile çay bahçesi.." benzeri bir yazıydı sanırım.. sanırım diyorum, garsonun elinden neredeyse zorla alarak kısa bir süre göz atma fırsatım oldu çünkü karta..
diyeceğim şu ki; ailecek gidecekseniz gidin, uslu uslu oturacaksanız sevgilinizle de gidin amaaa terbiyesizlik yapıp sevgilinize sarılacak ve milletin huzurunu kaçıracaksanız gitmeyin kardeşim çınaraltı'na!
edit büdüt: ayrıca sizi paranoyak yapan bir mekandır efenim burası.. sevgiliniz yolda size sarıldığında falan, bir garsonun önünüze yukarıda bahsi geçen kartı atıp kaçacağından korkarsınız günlerce.. ya da denize nazır bir bankta oturmuş sohbet ederken "acaba bu çınaraltı'ındakiler mimledikleri müşterileri takip ediyorlar mıdır? ya şimdi denizden bir balık adam çıkar da önümüze o kartı fırlatıp suda kaybolursa ne yaparız?" benzeri sorularla boğuşmanız, hatta ağlaşmanız mümkündür.. artık siz düşünün paranoyaklığın ne boyutlarda olduğunu..
yitip giden değerlerimizin kalan son hatırası bir yer.. akşamları da dalga sesleri eşliğinde, mis gibi boğaz havası soluyarak, çocukluğumuzda gazoz içtiğimiz çay bahçelerini hatırlatan nostaljik mekan..
saatlerce oturulan fakat zamanın nasıl geçtiği anlaşılamayan dingin mekan.sokağının hemen girişindeki pastaneden erzak temin eder ve hiç çekinmeden çınaraltında arzu ettiğiniz masaya kurulursunuz.çaylar gelene kadar nevaleyi masaya yayar beklersiniz.bir güzel ziyafet çektikten sonra kalkmakta acele etmez, üzerine bir güzel türk kahvesi içersiniz boğaz manzarasına karşı.
fikonun kahvesidir (bkz: süper baba). yan tarafında kayık kiralayıp vapurlarla dans edebilirsiniz.ayrıca burda kahvaltı etmek süper olur pazar günleri. omlet çeşitleri lezizdir. bi de buranın tuvaletinde duran adam beni ibrahim zannediyor ( evet ben değilim ).tuvaletten çıkarken camekanda 500 tl.yazısını gördüm tam önünde cebimde bozuk ararken " oo ibraam nasısın " dedi.etrafıma gözucuyla baktım kimse yok. " iyidir sağol " dedim. " abin napıyo nerelerde " dedi. " valla napsın iş güç işte " dedim. bu sırada parayı bulup uzattım " oo ibram senden de para mı alcaz ya " dedi.koydum yerine.bi de başka biri beni ibrahim zannetmişti. onu da bir başka entry de anlatıyım bari.
anadolu yakasına taşınmış olmanın güzel yanlarından biri.
ayrıca bahçenin girişindeki cengelkoy cinaralti aile cay bahcesi yazan tabeladaki siyahlık, losttaki karadumana çok fazla benzemektedir. öyle ki lost yokken de bu çay bahçesinin açık olması, lostun başarısını neye borçlu olduğunu bize göstermektedir*.
bugün ögrendigimize göre ismini cay bahcesine veren cinar, kocaman yasli dallarina sahip cikamamis ve düsüp bir kisinin ölmesine bir kisinin de sakat kalmasina sebep olmustur. isin komigi bunu anlatan oranin bir yerlisiydi ve konusurken tam da en büyük cinar dalinin altinda oturuyordu. biz daha fazla ayrinti soramadik. kacmamiz lazimdi.
super baba yayinlandigi siralarda 15-16 yaslarinda bi velettim. hayatimda severek seyrettigim ilk turk dizisiydi ve bu dizide beni ekrana ceken bir cok detay vardi. bunlardan biri fiko'nun kahvesiydi. hayatimda bir kere bile gitmedigim istanbul gozumde fiko'nun kahvesindeki manzaradan ibaretti. aslinda eninde sonunda yolumun oraya dusecegini bildigim icin ve istanbul'da yasamak beni korkuttugu icin, istanbul'u o bogaz manzarasiyla, semtin guzelligiyle, fikonun askalariyla resmetmek isime geliyordu.
sonunda olan oldu universiteyi kazandim, isatnbula tasindim aklimda ne manzara, ne fiko'nun asklari kaldi. ucuncu siniftayken sikintidan patladigimiz bir gun, ne yapalim da guzel bir bahane bulup kicimizi kaldiralim, bir yere gidelim derken, bi anda "kalkin fiko'nun kahvesine gidiyoruz" dedim. bir konuda ayni fikre varabilmesi ortalama iki saati bulan bes kisilik arkadas toplulugumuz bes dakikada ayaklanmisti bile.
neyse kalktik gittik, iceride mi disarida mi oturalim tartismasini istanbullu olmayan ve bogaz havasini solumak isteyen bir bunye olarak ben kazandim. ki o gun acayip ruzgarli; poyrazin deli gibi estigi bir gundu. e tabii hava soguk olunca ortamda fiko'nun kahvesi olunca insan sevgilisine sokulmadan edemiyor. iki cift ve bir hatundan olsan grubumuz soguktan donmus bir vaziyette got gote oturduk ama keyfimize diyecek yoktu.
bir sure sonra garson cay boslarini alirken ben ikincileri ismarladim ama gorsonun bana verdigi cevap cok ilgincti. " 2 milyon! "
"hocam hesabi sormadim, bes cay daha alabilirmiyiz? "2 milyon."
garson mu gerizekali, ben mi? diye bir iki saniye bocalidiktan sonra duruma uyandim ve kan beynime sicradi.
"sen ne denemeye calisiyorsun kardesim?" "anlamadiysan icerden patronu cagirayim o anlatsin"
bir de gerizekali bunu soylerken kizlara oyle bir bakis atti ki kizginligim had safhaya ulasti. halbuki ne opsmus ne de "uygunsuz" bir davranista bulunmustuk. iki sevgilinin bir birine sarilmasi kovulmamiza yetmisti. eger baska bir yer olsaydi, hatta birakin baska bir mekani, okuldan kovulmus olsaydim bu kadar koymazdi. hayal kirikligim oyle buyuktu ki diger arkadaslarim garsonla tartisirken tek kelime bile edemedim. ne diyebilirdim ki? o hiyara o kahvenin bana ne ifade ettigini, aski, istanbul'un benim gozumde ne oldugunu nasil anlatabilirdim ki? daha sonra cok daha guzel mekanlar, salas kahveler, adi bile olmayan caycilar buldum ve cok guzel anilarim oldu o makenlarda ama fiko'nun kahvesinin yarattigi hayal kirikligini hic bir zaman unutamadim.
hamis: dizide kahvehanenin sahibi nihat'ti ama herkes 'fiko'nun kahvesi' olarak bildigi icin basligi bu sekilde acmayi daha uygun buldum. eger 'nihatin kahvesi' diye baslik acsaydim derdimi anlatmam daha zor olurdu.