//(...) üslûp, üreten kişiyle ilgili bir terimdir. bir diğer deyişle, yazarın, heykeltraşın, bestecinin üslûbu vardır ve tümüyle o kişiye özgü bir üretim anlayışını ifade eder. (...) //
benim adım kırmızı'da bir bölüm ayrılmış ve felsefi olarak tanımlanmaya çalışılmış kişiye özgü yol, yordam manasındaki kelime. ancak orhan pamuk, bir yanlışın bile nasıl taklit edile edile sanki doğrusuymuş gibi yerleşebileceğini minyatürdeki üslup üzerinden giderek anlatmış, herkesin bütün değer yargılarını yeniden gözden geçirmesini ima etmiştir gibi gelmektedir bana..
üslûp diye yazilir, üs-luğp diye okunur pek güzel pek hoş bir kelimedir, muhtemelen usül kelimesinden türemiş, dile gelmiştir. bu halde usül'den üslup türemesi de ayrı bir hoştur, noktaların associative özelliğini görebiliyoruz (assoşieytiv) ve bir kelimeden ne kadar çok zevk alabiliyoruz istersek demek. (eveet)
tdk, türkçe sözlük'te üç karşılık vermiş: 1. anlatma*, oluş*, deyiş* veya yapış biçimi, tarz. "akşam içinde en büyük üstatların eserleri kadar mükemmel ve muhteşem olan tabiat bize bir eda ve üslup dersi verir." abdülhak şinasi hisar. 2. bir sanatçıya, bir çağa veya bir ülkeye özgü teknik, renk, biçimlendirme ve söyleyiş özelliği, biçem, stil. "bu üslup ruhumun yazıma akseden hâletini gösteriyor." refik halit karay. 3. (edebiyatta) sanatçının görüş, duyuş, anlayış ve anlatıştaki özelliği veya bir türün, bir çağın kendine özgü anlatış biçimi, biçem, tarz, stil. "üslub-u beyan aynıyla insandır" yahya kemal beyatlı.
göründüğü kadarıyla, bu tanımlar arasında -özellikle de ikinciyle üçüncü arasında- pek bir fark yok. peki üslup hakkında bunlar dışında bir şey söyleyebilir miyiz? eğer amacımız lise yıllarının gözde tartışma konularından biri olan "sanat sanat için midir, yoksa toplum için mi" başlığına bir kardeş yapmak değilse, bu sorunu yanıtının "hayır" olması gerekir.
yalnız bir de "öz mü önemlidir, biçim mi" tartışması vardır ki, üslup konusuyla doğrudan ilişkilidir. insanlar zaman içinde üslubu unutma eğilimi içine girdiklerinden biçim ile karıştırmışlardır (bkz: biçem). artık hatırlayarak diyebiliyoruz ki, bir şeyi söylerken samimiyseniz onu ancak tek bir biçimde söyleyebilirsiniz. o da sizin üslubunuzdur. ne demişler: üslub-u beyan aynıyle insan.
"anlatış biçimi" demektir. bir yazar için çok çok önemlidir. haklı olduğu bir konuda, yazarı haksız konuma düşürebileceği gibi, kendisiyle aynı fikirde olan onlarca kişiyle farklı kulvarlarda koşmalarına da zemin hazırlayabilir. sözlükte de böyledir. zira, kendisiyle hemfikir olduğum halde, sırf üslubu hoşuma gitmediği için, hakkında olumlu şeyler düşünmediğim birkaç yazar biliyorum.
secenekleri kisitlamak gibi bi fonksiyona sahiptir. vezir ya da rezil edebilir. ayrica insanlari ayristirma, kategorize etme, eleme ya da bas koseye koyma edevatidir (hierarsiyle alakasi yoktur yanlis anlamayiniz rica ederim!)
"bir fikir açık seçik ortaya konduğunda, yazarından kopup ayrılır öncelikle. okuyucunun onu alıp götürmesi ve onun açtığı yolu kendi başına takip etmesi mümkündür. fakat bir fikir gizemli kaldığında (ve tabii ki okuyucuya tam anlamıyla teslim edilmediğinde) okuyucu fikrin sahibi yazara bağımlı kalır.düşünüre burada yalnızca şişmiş karizmasından ötürü saygı duyulur."
nussbaum'un ya da butler'in felsefi düşüncelerini tartışmanın yeri burası değil. ama üstteki alıntıda söylediklerinde ne kadar da haklı nussbaum!. özgün bir retorigin bulandırıcılığıyla, onu yazan şahsın üslup damgasıyla adını anılır hale getiren düşünceler ne kadar da argümantatif yönden güçsüz, felsefi özgünlükten yoksun.! oysa büyük filozoflara ait metinlerin içinden bazı anonim argümanlar devşirmedik mi o filozoflarla anılıp anılmamasının artık bir öneminin kalmadığı denli sağlam olan? sanki düşünce, onu kim düşünürse düşünsün, doğruyu düşünmekten kaynaklandığı için, düşünüldüğü vakit bir fikir onu düşünenin kişisel sahiplenme arzusundan kaçıyor, düşünüre ihanet ediyor daima. filozof, bu ilahi yasaya uygun hareket etmeli, megalomanisini yenmelidir. doğru bir argüman kimsenin değildir.ona nüfuz eden, artık onunla bakar dünyaya. ona bir katkı yaparsa, argümanı zenginleştirir.taki bir başkası onu teslim alıp bir başka cepheden ilerletmeye çabalayıncaya dek.
husserl, "filozoflar değil, doğru argümanlar vardır" der. sahici felsefe ancak böyle yapılır.
butler, gender trouble'ın onuncu yıl baskısına yazdığı önsözde, üslubuyla ilgili eleştirilere şu sorularla cevap verir:
"açıklık talep edilirken güya "açık" olan görüşleri devindiren hileler unutuluyor..... "açıklık" kisvesinde dolaşıma giren nedir? açıklığın gelişi ilan edildiğinde belli bir eleştirel kuşkuyla yaklaşmamanın bedeli ne olacaktır? açıklık" protokollerini kim oluşturuyor ve bunlar kimin çıkarına hizmet ediyor? her tür iletişimin gereği olarak dargörüşlü şeffaflık standartlarında ısrar ettiğimizde neyi imkânsız kılmış oluruz? "şeffaflık" neyi gizler?"
şu da sorulabilir: retorik olanın anlamsal açıdan boş olanla, mesela "şişmiş bir karizma"yla eşit tutulduğu denklem, hangi açık hileleri doğallaştırmaya hizmet ediyor?
bu konu, nitelik mi nicelik mi, öz mü biçim mi, yumurta mı tavuk mu? tartışmasının bir devamı, farklı kelimelerle ifade ediliş biçimi gibime geliyor.
yıllarca en yakınlarımdan biriyle, yoğun olarak karşı karşıya kaldığımız alan oldu burası. ben özü savunurdum kendimce, onun da biçime fazla takıldığını düşünürdüm. elime bir şekilde bir şiir dergisi geçti. o zaman anladım ki üslup özün tezahürü. üslup bozuksa, öz anlaşılmıyor veya bozuluyor üslubun bozukluğu nispetince. eğer üslupla alakalı bir sorun varsa, öze dair belirgin bir sorun zuhur ediyor.
önceden bir düzlem üzerinde değerlendiriyordum bunları. oysa ki bunlar lineer kavramlar değil. diyalektik bunları anlamak için çok sığ. iki ayrı şablon; üslup ve öz. ancak biri diğerinin üzerine yerleştiğinde örüntü güzel çıkıyor. (bkz: şenlenmek)
iki şeyin bu ilişkisini insan üzerinden buber ve levinas güzel anlatırdı abartarak ** ve ağdayalayarak.
dildeki karşılığı sentaks olarak düşünüyorum. sanırım sentaks’in kendini gösterdiği zengin * alanlardan biri olan şiirde o yüzden üslup tartışması başından beri devam ediyor.
bu evet bir düşünme biçimi ve dağınık halde gelenin, disiplinle varilan, işildayan bir huzura meyletmesi ise zor meslek. meslek işi hatta. ama daha çok devredilmesi, devralinmasi, verilmesi, temellük edilmesi ilgilendirmeli meslek tarafina girmeyeni. farketmeden, farkedilmeden. her zaman birinin üslübunu almasi, düşünmeni almasi değil eyvallah, ama üslubun böyle mucizeli bir yani da var, unutulmasin isterim. seni baskasina taşiyabilir, baskasini sana. öyle tatli bir oyuncak. egosantrik bagaj katiliğinda yordam değil yani uslüp, dağınık düsünmeyi sevenlerin kendini kontrol oyuncağı bir nevi. bir dağıtma, bir imgenin bokunu çikarma vaziyeti, bir ah muhsin ünlü boku. buyur burdan yak vaziyeti.
kendine has olanı makbul diye bi geyik var ya. işte ondan. yani yaptığın işe, yazdığın metne, yaşadığın hayata, kurduğun iletişime ruhundan, kalbinden, zihninden bişeyler üfürmek üslup denen inanılmaz tatlı akışkanın yolunu çizer. kendi boya kalemelerini kullanıyorsan ne ala. kattığın değer, çaktığın çivi yanına kar (a şapkalı olacak) kalır. lakin başkasının çivisini ödünç almışsan; mesela çok sevdiğin birinin gülümsemesini yerleştirmişsen dudaklarına veya nefret ettiğinle aynı mürekkebi kullanarak sürrealist tablolar yapmaya çalışıyorsan, günün birinde adın eğreti gelin olur. tadını kimse hatırlamaz.
demem o ki, yapmayın! toplu taşıma araçlarını kullanmayın. özellikle bugünlerde bir domuzu asla öpmeyin.
üslup, ifadenin her zaman üzerinde, kıyafeti gibi ve doğru seçilmezse ifadeyi gölgelemesi hatta görünmez kılması kaçınılmaz. herkesin bir şekilde kendini ifade etmeye çabaladığı bu sitede bozuk üslup pek yaygın. ben bunu üzüm yemek varken bağcıyı dövmek gibi görüyorum.