derinlemesine felsefeye girenlerin varoluş ve yaratan arayışı yönünde kafayı sıyırmamak için tanrıya sığındıklarını savunuyo olabilir, ha olmaya da bilir.
"deneyimle de sabit olduğu üzere şurası çok açık ki, felsefenin tadına şöyle bir bakanlar tanrıtanımazlığa, kendisini onunla doyuranlar ise dine yönelmeye daha yatkın olur."
bak sen şu işe; bir kere şöyle, kaşe kuşe... çılgın türkler'in yeni oyunu olsa gerek bu ifade, şöyle de olabiliyormuş asırlar öncesinden günümüze adı taşınmış dinsiz filozofların büyük olmadıklarını anlamamız gerekiyormuş, öylesine çılgın bir önermeymiş. kim ne demiş, hiç soruşturmadan varılacak köy budur tabi ki. ancak mevzunun derinine inmeden de bazı sorunların halledilebileceğini her daim görmüşümdür, maksat derine inmeden de sorunların çözülebileceğinin garantisini verebilmek, yoksa indik mi çıkmasını becerebilmek ayrı bir maharet. mevzuya gelirsek "az felsefe dinsiz yeterli felsefe ise dindar eder" sözü için bacon kaynağını veriyorsam o halde açıklamasını da yapmalıyım, öyle ya aforizmalar cehenneminde en sevmediğim tutum, aforizma diye söküp çıkarılan ifadelerin tümüyle yaşamdan ve kültürden bağımsız olarak görülüp her tarafıyla anakronizme saplanabilmeyi sağlamasıdır. aforizmalar art niyetli kişilerin elinde patlamaya hazır bir bombadır, "kadınlara mı gidiyorsun kırbacını unutma" bu durumun en güzel örneklerinden biridir. koca nietzsche'yi kadın düşmanlı kılarsın, oysa ki zerdüşt'ün "genç kadınlar üzerine"başlıklı bölümünde o başka bir şeyden dem vururken (söz konusu başlıkta bunu incelemiştik sanıyorum). biz yine şu az felsefe ve derin felsefenin ettiğine bakalım.
aforizmanın içerdiği manayı anlayabilmek için xvi.-xvii. yy. kafasının neyi kastettiğini tümüyle bilmek gerekir (bak sen şu işe, iki bin yedi yüz elli yıllık felsefe tarihinden cımbızla söz çekmeye bayılmadığımızı da göstermemiz gerekecek idi, değil mi!): benzer bir ifadeyi yine bacon'ın sermones fideles sive interiora rerum adlı eserinde de görürüz: "verum est tamen parum philosophiae naturalis homines inclinare in atheismum, at altiorem scientiam eos ad religionem circumagere." ("gerçekte kısıtlı doğa felsefesi bilgisi insanları tanrıtanımazlığa, yeterli bilgi ise dine inanmaya sevk eder.") filozofun buraya varışı şöyle olmuştur: evrenin işleyişinde mutlaka bir ruh olmalıdır, kuran'daki, talmud'daki veya legenda'daki "doğaya aykırı masallar"a inanmak evrenin bir ruhu olmadığına inanmaktan daha makbuldur, zira tanrı sıradan işleri bile onları inandırmaya yeteceğinden, tanrıtanımazları ikna edebilmek için bir mucize gösterme ihtiyacını hiç duymamıştır. (sermones fideles sive interiora rerum xvi. de atheismo: "minus durum est credere portentosissimus fabulis alcorani, talmudi, aut legendae, quam credere huic universitatis rerum fabricae mentem non adesse. itaque deus nunquam edidit miraculum ad atheismum convincendum, quoniam opera eius ordinaria huic rei sufficiunt.") açıklaması ise şöyledir: insan felsefenin eşiğinde, henüz başında kaldığında (ayrıca olayları dağınık bir şekilde, tek tek inceliyorsa, bütünlüğü gözden kaçırıyorsa) ikincil nedenler aklına yeleştiğinden aslolan ilk nedenleri gözden kaçırır, oysa felsefede ilerleyip nedenlerin dayandığı asıl noktaları görünce, şairlerin göndermelerine de uyarak, doğanın düzeninin yüce bir bağla jupiter’in ayağına bağlı olduğuna kolayca inanır. (de augmentis scientiarum i: "namque in limine philosophiae, cum secundae causae tanquam sensibus proximae ingerant se menti humanae, mensque ipsa in illis haereat atque commoretur, oblivio primae causae obrepere possit; sin quis ulterius pergat, causarumque dependentiam, seriem, et concatenationem, atque opera providentiae intueatur, tunc secundum poetarum mythologiam facile credet summum naturalis catenae annulum pedi solii jovis affigi.")
tuhaf olan kimi araştırmacıların, felsefe tarihi üzerinde uzmanlaşmış kimselerin bacon'ı tanrıtanımaz olarak görebiliyor olmalarıdır. doğanın önünde "egemen insan" profilini ilim metodunun merkezine yerleştiren bir zihin için dışarıdan bakıldığında doğal bir yakıştırma, ancak biraz külliyata daldığınız zaman görüyorsunuz ki bu başlıktaki gibi, dini söylemi kuvvetli bir bacon'la da karşı karşıyayız. aynı yerde (sermones fideles'te) bildirdiğine göre, grekler arasında ilk olarak atomlar kuramını ve boşluk kuramını geliştiren leukippos'un , atomculuğu daha ileriye taşıyan demokritos'un ve atomcu düşünceyle birlikte ahlakbiliminde "tanrılar varsa dahi, işleyişe karışmazlar" düsturunun merkez olduğu epikuros'un okullarının tanrıtanımaz olarak görülmesi de hatalıdır. çağdaş yazarlardan theodore gomperz'in les penseurs de la grece, p.361'de de (paris 1928) bildirdiği gibi atom teorisi özellikle de iyonya filozoflarının yetiştirdikleri ağacın bir meyvesi gibidir, yani georges cogniot'nun ilk çağ materyalizmi adlı eserindeki gibi bir vaktinden evvel sistemli materyalizmi taçlandıran isimler bunlar. yani bacon'dan sonra ilk çağ materyalizminin sembolleri olarak görülen bu isimleri bacon'ın "tanrı'nın varlığını ispat eden adamlar" olarak görmesi hadi filozofça bir simetridir diyelim, oysa g. cogniot'nun yukarıda adından bahsetmiş olduğum eserinde (çev. sevim belli, sosyalizm kitaplığı, sf.46, 1992) felsefe tarihinde özellikle de demokritos'un çok hakkının yendiği söylenmiş, ancak "bacon ve başka çağdaş düşünürler onun büyük dehasına olan takdir borçlarını ödediler" denilerek de demokritos'a gereken değeri bacon'ın da vermiş olduğu belitilmiştir. keza bacon'ın de sapientia veterum'da xii. bölümde (caelum, sive origines) aynı heyecanla demokritos'un atom anlayışını yine "az felsefe dinsiz yeterli felsefe ise dindar eder" düsturuyla özetlenmiş olan savına yakın bir şekilde değerlendirir. şöyle der: "demokritos maddenin sonsuzluğunu herkesten çok savunuyor, dünyanın sonsuzluğunu ise reddediyordu; onun varmış olduğu nokta aslında kutsal sözün (hiristiyanlık) ortaya koyduğu hakikate yakındır. onun ifadesi bir kaç gün süren yaratım işlerindeki maddenin biçimsizliğini gösterir...". yani bir şekilde demokritos, leukippos'un atomculuğunun tanrı'nın ve kutsal söz'ün kanıtı olduğunu bildirir. bunu da sermones fideles'te şöyle savunur:
"...atomların ve parçacıkların şans eseri saçıldığına ve kutsal bir yapı olmaksızın dünyanın ve bunca güzelliğin yaratılmış olduğuna inanmaktan ziyade, sonsuz bir düzende değişken bir yapıda dört elementin ve hareketsiz beşinci varlığın bir tanrı’nın müdahalesine gereksinim duymayacağına inanmak daha kolaydır." (xvi.: "etenim longe verisimilius est quatuor elementa mutabilia et unam quintam essentiam immutabilem, recte ab aeterno locata, opus deo non habere, quam exercitum atomorum et seminum infinitorum sine ordine fortuito vagantium hunc rerum ordinem et pulchritudinem progignere potuisse absque aedili quodam divino.")
biraz karışan kafaları rahatlatmak isterim: bacon'a göre atomların rastgele de olsa bir düzen içinde akışı, kutsal iradenin kanıtıdır, her ne kadar felsefe tarihi bize yukarıda saymış olduğu(m) üç filozofun da tanrıtanımaz olduğunu yazmış olsa da. zaten bacon, örneğin epikuros'un tanrıtanımaz olduğuna da inanmaz. hatta aynı yerde "plato ipse melius dicere non potuit" ("daha iyisini platon bile söyleyemezdi") diyerek övdüğü, epikuros'a ait şu sözü aktarır: "bayağı kişilerin tanrılarını reddetmek değil; tanrıları bayağı insanların yargılarıyla nitelemek kutsala saygısızlıktır." ("verba enim eius egregia sunt et divina, non deos vulgi negare profanum, sed vulgi opiniones diis applicare profanum.")
daha sonraları leibniz, confessio naturae contra atheistas adlı eserinde bacon'ın adından bahsederek bu sözü (başlıkta bir biçimini gördüğünüz) tekrar etmiştir: "divini ingenii vir franciscus baconus de verulamio recte dixit philosophiam obiter libatam a deo abducere, penitus haustam reducere ad eundem." isaac newton ise optics' te "saf felsefenin temel görevi, hipotez uydurmadan fenomenden hareketle tartışma açmak ve kesinlikle maddesel olmayan 'ilk neden'e varana dek sonuçlardan nedenler çıakrmaktır." demiştir (e. tatham, the chart and scale of truth, by which to find the cause of error, p.168, pub. william pickering, london 1840).
bu bir yaklaşımdır, "felsefede de dogma vardır, ama yerin dibine sokulur" diyordu bir hocamız. bu da yerin dibine sokulabilir, ancak "yetersiz felsefeci" diye ortaya isim yaymadan evvel felsefede önerme nasıl ve ne vakit ortaya atılır, onun incelenmesi gerek. ayrıca aforizma halinde değil de, bir bütün olarak bağlamın yargılanması gerek. yoksa bacon'ın, "tanrı'nın kanıtını sunanlardan biri" olarak gördüğü demokritos'u marx ve engels'in "yalnız görgüye dayanan bir natüralist" olarak görmesi de bir dogmanın yerin dibine sokuluşudur. cogniot'nun da dediği gibi atomu maddi bir parçacık gibi değil de ideal bir ilke olarak anlayan hegel, leukippos'da yüklemeye cüret edince, lenin bunu les cahiers philosophiques'te "zorlama bir yorum" olarak lanse etmiştir. (g. cogniot, a.g.e., sf.47-51) felsefe tarihi böyle işler, biri felsefenin tam bilinmesinin dindarlıkla sonuçlanacağını söyler, diğer de bunu yerin dibine sokar. başka türlü felsefe olmaz, tartışacak bir şeyimiz olmadığını düşünün. çok canımız sıkılırdı.
(jimi the kewl, 19.07.2008 18:26 ~ 21.11.2008 17:00)
immanuel kant, allgemeine naturgeschichte und theorie des himmels adlı eserini yazdığı 1755 tarihi genelde kant araştırmacılarına göre filozofun üç bölüme ayrılan yaşam/düşün evrelerinden ikincisi yani dogmacılığa karşı olduğunu belirtmek için eleştiricilik adını verdiği dönem içinde yer alır. eserin tamamı düşünüldüğünde eleştirellik rahatlıkla seçilebilir; ancak kant'ın özellikle de giriş yazısındaki dili olabildiğine din çevrelerini ürkütmeme telaşını açık eder. dünyanın/doğanın tarihi ve gökler anlayışını aktarma gibi çok yanlış anlaşılabilecek bir konuya dalmış olmaktan duyduğu korku bünyesini sarmış gibi gözükür. benim daha evvel copernicus'ta gördüğüm (bkz: de revolutionibus orbium coelestium) geleneğin kuramlarına karşı yeni kuram ortaya koyma cüretini göstermiş olmanın yarattığı "sakıncalı durum" kant'ın da içine düştüğü bir dehliz gibi; ancak o her ne kadar kendisinde proto-positivistlik görülüyorsa da (örneğin bkz. peter byrne'un kant on god adlı eseri, p.57, ashgate publishing, 2007) hem baskın/dini çevrelerce yanlış anlaşılmaktan hem de dindar kimliğinin gerektirdiğine ters davranmamak adına önsözü neredeyse bütünüyle bir savunu yazısına dönüştürmüştür. o savunu yazısında bu başlıkta işlenen konuya uygun olarak felsefe-bilim kapsamında az incelemeyle dinsiz, yeterli incelemeyle dindar olunabileceğini epikuros'tan hareketle bildirir.
evvela gerek konunun özü itibariyle güç oluşu, gerekse geleneksel dini bakıştan ötürü daha işin başında okurlarında hoşgörüsüz bir önyargıyı doğurabileceğine inandığını söyler ("ich habe einen vorwurf gewählt, welcher sowohl von seiten seiner innern schwierigkeit, als auch in ansehung der religion einen grossen theil der leser gleich anfänglich mit einem nachtheiligen vorurtheile einzunehmen vermögend ist."). buna göre din adamları, dinin temsilcileri doğrudan doğruya tanrı'nın eliyle olduğu haklı olarak kabul edilmiş sonuçları doğanın kendisine atfetmek cüretini ağır biçimde suçlayabilir, bu görüşlerin ortaya konuş sebebini ateizmin savunusu olarak yorumlayıp kaygılanabilir ("von der andern seite droht die religion mit einer feierlichen anklage über die verwegenheit, da man der sich selbst überlassenen natur solche folgen beizumessen sich erkühnen darf, darin man mit recht die unmittelbare hand des höchsten wesens gewahr wird, und besorgt in dem vorwitz solcher betrachtungen eine schutzrede des gottesleugners anzutreffen."). ancak bu durum kant'ın ılımlı eleştirel yaklaşımına köstek olmaz; tehlikeli bir yolculuğa çıkmayı göze almış, daha şimdiden yeni yeni ülkelerin dağlık burunlarını görmeye başlamıştır; araştırmayı sürdürmek cesaretini gösterecek olanlar, bu ülkeleri ele geçirecek, oralara kendi adlarını vermenin sevincini yaşayacaktır ("ich habe auf eine geringe vermuthung eine gefährliche reise gewagt und erblicke schon die vorgebürge neuer länder. diejenigen, welche die herzhaftigkeit haben die untersuchung fortzusetzen, werden sie betreten und das vergnügen haben, selbige mit ihrem namen zu bezeichnen.").
kant'ın, kendisini dinsel yükümlülükler açısından güvende görünceye değin çalışmasını yürütmeye kalkışmadığını görüyoruz ("ich habe nicht eher den anschlag auf diese unternehmung gefasst, als bis ich mich in ansehung der pflichten der religion in sicherheit gesehen habe."). ona göre attığı her adımda, kuytuluklarının ardında canavarları izliyormuş gibi görünen bulutlar dağılmaya başlayınca, çabaları iki katına çıkmıştır; ve bulutlar dağıldığında yüce varlık'ın yani tanrı'nın görkemini en nurlu parıltı içinde gördüğünü itiraf eder ("mein eifer ist verdoppelt worden, als ich bei jedem schritte die nebel sich zerstreuen sah, welche hinter ihrer dunkelheit ungeheuer zu verbergen schienen und nach deren zertheilung die herrlichkeit des höchsten wesens mit dem lebhaftesten glanze hervorbrach."). ona göre bir din adamı kant'ın doğa tarihi ve gökler kuramına dair çalışmasını okuduktan sonra üç aşağı beş yukarı şöyle diyebilecektir: "eğer bütün düzeni ve güzelliği ile dünya'nın yapısı, sadece maddenin kendi evrensel hareket yasalarına bırakılmış bir aksiyonun sonucu ise ve eğer tabiat güçlerinin bilinçsiz mekaniği, kaos içinden böylesine görkemli bir sonuç üretebiliyor ve kendilerini böylesine mükemmel ölçüde geliştirebiliyor ise, o vakit evrenin harikulade görüntüsünden çıkarılan kutsal tanrı etkinliğini yitirmiş olmaz mı? bu durumda doğa kendi kendine yeterlidir; kutsal düzene ne gerek var? epikuros yeniden hıristiyan aleminin ortasında yaşıyor gibidir. ("wenn der weltbau mit aller ordnung und schönheit nur eine wirkung der ihren allgemeinen bewegungsgesetzen überlassenen materie ist, wenn die blinde mechanik der naturkräfte sich aus dem chaos so herrlich zu entwickeln weiss und zu solcher vollkommenheit von selber gelangt: so ist der beweis des göttlichen urhebers, den man aus dem anblicke der schönheit des weltgebäudes zieht, völlig entkräfatet, die natur ist sich selbst genugsam, die göttliche regierung ist unnöthig, epikur lebt mitten im christenthume wieder auf, und eine unheilige weltweisheit tritt den glauben unter die füsse, welcher ihr ein helles licht darreicht, sie zu erleuchten.")"
kant tanrı inancını çok açık bir şekilde ortaya koyar ("wenn ich diesen vorwurf gegründet fände, so ist die überzeugung, die ich von der unfehlbarkeit göttlicher wahrheiten habe, bei mir so vermögend, dass ich alles, was ihnen widerspricht, durch sie für gnugsam widerlegt halten und verwerfen würde."). hatta yüce ve akıllı yaratıcı'nın varlığını kabul ettirmek için evrenin güzelliğinden ve kusursuz düzenlemesinden çıkarılan kanıtların büyük değerini de kabul ederek her tür inanca inatla karşı koymayan herkesin bu tartışma götürmez kanıtları benimseyeceğini düşünür ("ich erkenne den ganzen werth derjenigen beweise, die man aus der schönheit und vollkommenen anordnung des weltbaues zur bestätigung eines höchstweisen urhebers zieht... ") din savunucusu maddenin doğal yönelişiyle açıklanabilecek uyumların, doğanın kutsal yaratıcı'dan bağımsızlığını kanıtlamasından korkar. evrenin düzeninin doğan nedenlerden kaynaklandığı keşfedilir ve bu nedenleri, evrenin düzenini maddenin en genel ve temel özelliklerinden oluşturduğu ortaya çıakrsa, bir yüce tanrı'ya başvurmaya gerek kalmayacağı kesinlikle itiraf edilir ("der vertheidiger der religion besorgt: dass diejenigen übereinstimmungen, die sich aus einem natürlichen hang der materie erklären lassen, die unabhängigkeit der natur von der göttlichen vorsehung beweisen dürften. er gesteht es nicht undeutlich: dass, wenn man zu aller ordnung des weltbaues natürliche gründe entdecken kann, die dieselbe aus den allgemeinsten und wesentlichen eigneschaften der materie zu stande bringen können, so sei es unnöthig sich auf eine oberste regierung zu berufen. ").
doğaya güç atfederek; bir nevi akıl ile iman arasında idealist bir tutumla mana arayışına çıkmak kendi ifadesiyle onu epikuros'un düşüncelerini savunuyormuş gibi görünmeye iter ("aber die vertheidigung deines systems, wird man sagen, ist zugleich die vertheidigung der meinungen des epikurs, welche damit die grösste ähnlichkeit haben."). bunun üzerine kant özellikle de tam bu başlığa yakışacak bir entiride yer alması gereken şu sözü sarf eder: "çoğu kişi, daha kapsamlı düşünüldüğünde yüce varlık'ın varlığını en güçlü biçimde kanıtlayacak olan nedenlerin görünüşüne bakarak tanrıtanımaz olmuştur." ("viele sind durch den schein solcher gründe zu atheisten geworden, welche bei genauerer erwägung sie von der gewissheit des höchsten wesens am kräftigsten hätten überzeugen können.")
gerçekten de görülüyor ki francis bacon'ın da altını çizdiği gibi (bkz: #13666742) epikuros'ta ve atomcularda göze çarpan tanrıtanımazlığa meyilin bir "karışma", "müdahil olma" haliyle alakalandırılması söz konusudur. pamela gordon'ın "epicurus in lycia" adlı eserinde de (p.100, university of michigan press, 1996) söylediği gibi epikuros'ta "tanrılar kimdir? ne yaparlar?" sorularına verilecek temel cevap "insan yaşamına/doğanın işleyişine karışmayanlardır ancak varlıkları kesindir" olmalıdır. epikurosçu düşünceye göre felsefenin ereği, insana mutlu bir yaşantı sağlamak olmalıdır; müzik, geometri, aritmetik ve astronomi gibi bu amaca hizmet etmeyen bilimler değersizdir. bazı mantık bilgileri ya da bilgi kuramları bize bir bilgi ölçütü sunar. şeylerin doğal kaynaklarını anlayabilmek için evrenin fizik ya da metafizik kuramlarına gereksinim duyarız; bu tür bilgiler yararlıdır çünkü bizi tanrılar, doğal fenomen ve ölüm korkusundan kurtarır (f. thilly, yunan ve ortaçağ felsefesi, sf.182, imge yayınevi, 2002). tuhaf olan şudur ki yukarıda alıntıladığım bölümde kant'ın da belirttiği, "doğaya güç atfetmeyle birlikte, tanrısallığın da zarar göreceğine dair" din savunucularının ifadeleri, çekinceleri yüzyıllar öncesinde yazılmış bir eserde de gözümüze çarpar. büyük romalı marcus tullius cicero, de natura deorum'unda epikurosçu kabulü eleştirirken şöyle diyordu: "özgürce yazmış olmasına rağmen, yazdıkları birbirini tutmayan epikuros, bizimle dalga geçiyor olmalı: tanrılar, insanların işine karışmıyorsa, o halde kutsallık nasıl olabilir?" (de natura deorum i.44.123: "ludimur ab homine non tam faceto quam ad scribendi licentiam libero. quae enim potest esse sanctitas, si dii humana non curant,...") düşün tarihini bir bütün olarak ele alırsak; çağlar arasındaki köprülerin da her daim sağlam olduğunu; gökten zembille kuram inmeyececeğini varsayarsak yüzyıllara dayanan farklılıkların hiçbir önemi kalmaz. epikuros'un odasıyla cicero'nun odası yanyanadır; hemen bir koridor sonra diogenes laertios'un (epikuros'u tanrıtanımaz olarak gören), bacon'ın, kant'ın odasına varırız. bütün bu odaları tek tek dolaştığımızda kafamıza kazınan ortak payda da şu olur:
doğaya güç atfetmek ve bunun yanında ilkeleri derinlemesine analiz etmek bir mana arayışı çabasının olduğunu gösterir; bu çabanın mekanik, teknik arızaları olabilir; hatta tümden çöpe atılası argümanları barındırdığı da iddia edilebilir; ancak şu unutulmamalı ki temelde bütün fenomenleri anlamlandırmada insanın tek dayanağı gözlemleridir. bu gözlemlerle varılan sonuçlar da felsefe-bilim açısından dogmatik olabilirse de; her an yerin dibine batırılmaya müsait niteliklerinden ötürü insana özgü her türlü "anlamlandırma" çabası manasız olmaz. asıl mana, kant'ın da belirttiği gibi, tehlikeli yolculuğa çıkmış olmanın kendisindedir; zaten bu yolculuğa çıkmamış olanlar için de bu yaşamın herhangi bir manası olabilir mi? her an ölme sürecini yaşa, ne manası var ki bunun?