psikiyatri eğitimi almıs, 1993 yılında sivasta yobazlar tarafından yakılarak öldürülen sair. siir kitapları, karsı gece, sesler ve küller, eylül, deniz feneri bircok siiri, basta ezginin günlügü olmak üzere, bircok grup tarafından bestelenmistir.
"sen bu şiiri okurken ben belki başka bir şehirde ölürüm."
dedin ve bu şiiri her okumamızda durduk durmak zorunda kaldık..
dostları, sivas'ta yakılan ankaralı şair behçet aysan'ın kapısında unutulmuş bir not bulurlar: “yarım saat içinde geliyorum. bekleyin.”
dedin bu kez yanıldın dostum ama biz bu notuda okuyunca sustuk, baktık birbirimize sarılabilmek için, sonra yine gözlerimizi kaçırdık utancımızdan. neden bilmiyorum ama hala ben utanıyorum onlar yandığı için. "katiller" falan demek yetmiyor, öfkelenmek yetmiyor, 1993'de ki inanılmaz haberlerin birçoğunda "2000'e yedi kala böyle görüntüler sayın seyirciler" derdi televizyonlarda, ama biz seyrettik sizin yanmanızı, öylece yanmanızı.
1949 ankara doğumlu şair.. selimiye askeri ortaokulu ve kuleli askeri lisesi'nde okudu. 1968'de ankara tıp fakültesi'ne askeri öğrenci olarak girdi. 12 mart döneminden sonra politik nedenlerle ara vermek zorunda kaldığı tıp öğrenimi sırasında çeşitli işlerde çalıştı. mezun olduktan sonra izmit'e tayin oldu. ankara'da psikayatri ihtisası yaptı. ssk yenişehir dispanseri'nde doktor olarak çalışmaktaydı. 1993 sivas katliamında öldürüldü..
yapıtları:
karşı gece (1983) sesler ve küller (1984 yaşar nabi nayır şiir ödülü) eylül (1986, 1988 ceyhun atuf kansu şiir ödülü) deniz feneri (1987 abdi ipekçi barış ve dostluk ödülü) şiirler (1990) behçet aysan kitabı (1993)
edit: ayıp şiirler yazdığını söyleyen kimi kendini bilmez bünyeler bulunduğunu da öğrendik katledilişinden yıllar sonra.. bari şairleri rahat bırakın diyorum kendilerine, başka da bir şey diyemiyorum..
hakkinda bu kadar entry girilince, acip siirlerini ilk defa okudugum, ve kendimden gectigim kisi...hayatini okudugumda yine toplumsal yaralarim kanamaya basladi, 93 te yasanan olaylarda iyiki cocukmusum dedim kendi kendime....
"tuvalet kağıdına bile yazılmayacak şiir" yazdığı benzetmesiyle sivas katliamında yanan bedeni bir kez daha alev almış olan şair.. çamur atayım da kime denk gelirse gelsin diyenlerin hedefi olduğu için canım yanıyor..
ne söylenecek bir türkü ne yazılacak bir roman olan yaşanmış bütün hayatları bilmek isteyen bir ozan. ama yarın diye bir şey olduğunu da bilen.
onun şiirleri sevgilisinedir, yanık otlar gibi kavrulmuş, esmer ve yoksul. ayın altında çam dalına asılan, devrilmiş kağnı gibi yolda kalan, ellerine bulaşmıs kara incirin sütü, yorgun bir hallacın attığı yünler gibi dokunaklı ve yıllar yılı döne döne aynı kitabı okuyan halkına, ayaklarında yırtık lastikler, çantalarında göçlerin tarihi ve yoksulluğun coğrafyasını taşıyan çocuklarına.
şimdilerde kenarları hafifçe yanmış bir kitapta nazım hikmet okuyordur, ve kesinlikle saçılmış bir nar gibi kırgın.
böylesi naif bir ozana hissettiğim gibi bir entry düzemedim ya, o demişti zaten.
haydar ergülen'in; şair olmasının yanısıra aynı zamanda psikiyatr olması nedeniyle, şairsel bir betimleme ile elem doktoru olarak tanımladığı şair..
haydar ergülen'in bu tanıma dair yazdığı "elem ile doktor" yazısından bir alıntı:
"... üzgünüm doktor, bu yazıda bahaneden başka bir şey değilsin, güzel bahanesin fakat, elem için bahane, şari için bahanesin, en çok da tabip için bahanesin. şair hayati baki, kadim ankaralı, adnan azar'ın "yeyrüzünün en tehlikeli, ama sevimli şairi: nihilist çünkü" dediği şair, ölümün, büyük bir haksızlık olduğuna inandığı için iki ciltten oluşan bir kitap hazırlamış: "şiirin kesik damarları" (promete yayınları, 1994, ankara). 1. kitap 'intihar eden şairler'e, 2. kitapsa 'öldürülen şairler'e ayrılmış. her iki kitap da baki'nin uzun önsözleriyle başlıyor, "intihar eden şairler kitabı"nda şöyle yazıyor hayati baki: 'sanatçı intiharları (özellikle şair), olumsuzlama örneği olarak öne çıkarılan 'başarısızlık', 'anlamsızlık', 'saçmalık', 'hiçlik' gibi kavramlarla açıklanmaya çalışılsa da, yaşamı olumlayan 'başarı', 'anlamlılık/anlam', 'uyuşum/uygunluk', 'varlık' gibi kavramların öne çıkarılmasıyla da açıklanamaz... iç yaşantının vurgulanması gerekiyor, bu, "aşırı çözümleme" yönelimi ve "derinlik duyarlığı"dır, çünkü. sanatçının (şairin/yazarın özellikle de) intiharı, toplumsal yaşamla bire bir barışık olmaz.' .... .... toplama kamplarından kurtulmuş ünlü şair paul celan da, kendini seine nehrine atarak canına kıyar. .... ilhami çiçek: 1983'te, tek şiir kitabı olan "satranç dersleri" yayımlandığı ay canına kıymıştı, sanırım kitabının çıktığını da görmedi. .... new york'a bindiği bir gemiden karayip denizine atlayan hart crane, kendini trenin altına atan atilla jozsef ve kaan ince: tam da cemal süreya'nın "her ölüm erken ölümdür" dizesini doğrularcasına, istanbul'da bir otelde yaşamına son veren gencecik şair. "harita" adlı şiirini ne zaman yazmış, bilmiyorum, bildiğim dünyadan yaralandığı ve yaranın kapanmadığı. .... kleist, mayakovski, gerard de nerval, ve "ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak" diyen pavase:
hangi gün, ey sevgili umut, bizler de öğreneceğiz senin yaşam olduğunu, hiçlik olduğunu ... herkese bir bakışı var ölümün. ölüm gelecek ve senin gözlerine bakacak. bir ayıba son verir gibi olacak, belirlemesini görür gibi aynada ölü bir yüzün, dinler gibi dudakları kapalı bir ağzı o derin burgaca ineceğiz sessizce.
sylvia plath, kurt tucholşky, georg trakl ve yesenin:
hoşçakal, dostum benim, hoşçakal artık, can dostum, seninle dolu göğsüm çok önceden belirlenen bu ayrılık buluşmayı vaadediyor ileride bir gün ... hoşçakal, dostum, el sıkışmadan, konuşmadan, hüzünlenme ve eğme kaşlarını, mutuz, yeni bir şey değil ölüp gitmek bu yaşamdan, ama yaşamak da yeni değil kuşkusuz...
sonra da şiirlerini daktiloya çekip giden nilgün marmara, hani "bu kız elmalı bir kaplan olmalıydı" demişti ya:
hayatın dibini görmek, balığı tutsak etmek, kendini kafese koymak... çocuğun doğrudur masanın altında bunun üzerine bir kırmızı çapraz çizin karanlığın alnını karışlamaktır zaman.
..... öldürülen şairlerden hiç konuşmasak mı doktor? hayati baki, zor bir işi gerçekleştirmiş, bir saygı duruşu olarak seyyid nesimi'den cem cem sultan'a, jose marti'den pasolini'ye ve bizim şairlerimize, metin altıok'a, behçet aysan'a, uğur kaynar'a kadar, kardeşçe bir hayat isteyen şairleri bir kitapta toplamış. hiç konuşmayalım doktor, biz elemden vazgeçmeyiz, istersen sen bizden vazgeç. bu yazıyı da unut, hiç okumamış gibi yap. ..... en çok behçet'e yakışırdı elem doktoru olmak. "düello" adıyla yayımlandı toplu şiirleri ardından, adam yayınlarından, okursanız, behçet aysan adlı, bu dünyanın yaşatmadığı, has bir adamın, sevgili bir insanın ve kederli bir şairin elem doktoru olduğunu göreceksiniz. .... bu yazı bir şiirden dağıldı. bir şair, kemal sayar elem doktoru dedi, bir şair, gittikçe hatırlanan bir şiir için, behçet aysan, bu sözü aldı ve yakıştırdı, bir şair, hayati baki, intihar ettirilen ve öldürülen şairlerin kardeşi olduğunu bildi onların bu dünyada ve her dünyada aynı bahçede olduğunu bildi, bu bahçeden bir kitap derledi. bana da bir cümle kaldı hepsinden: tabibim, şairim behçet, sen yoksun, elem doktoru yok, şimdi ben kalbimin nasıl geçtiğini kime söylerim? "
hoşça kal ayak izim serseri sokaklarda hoşça kal kendine bir başka gökyüzü büyüten kardeşim gece feneri hoşçakal kal çaldığım islık söylediğim türkü doludizgin karlarda. hoşça kal annemin yüzü hep beyaz yaşmaklı sırı dökülmüş bir yalnız aynada. hoşça kal dolunayın altında ıhlamur ağaçlarına kazıdığım şey hoşça kal uzaklarda yanan anızların parıltısı hoşça kal.
2.
bir gün gelecek bu gün de bir anı olacak nasılsa oturduğumuz bu masa bu kum saati, bu rüzgar, bu eski komodin bu kırık sandalye bu kelepir yürek bu aşk nasılsa.
3.
hoşça kal ayak izim serseri sokaklarda hoşça kal yarım kalmış duvar yazıları hoşça kal bir gün gelecek akacak yeraltı suları hoşça kal yakut, bezirgan, gön hoşça kal eski zaman aktarları gidiyorum bu şehri bu yağmuru bu düşleri bu aşkı bu kavgayı bu kederi size bırakarak... "*
"kalbim ki, o da" dizesini uzunca bir süre, bilinçli bir yanlış okumayla "kalbim ki oda" diye okuduğum şairdir behçet aysan. rahmetli eşinin adı adviye, kızının adı eren'dir. adviye hanım'ın adı ankara'da bir apartmanın girişinde hâlâ durur diye biliyorum. behçet aysan'ın adı da hem şiir ödülüyle, hem onun üzerine yazılanlarla, hem kızıyla, hem eşiyle, hem daha birçok şeyiyle ve elbet şiiriyle (deniz feneri'yle de tabii ki) duruyor ve türkçe şiir yazıldığı sürece durmaya devam edecek, denebilir, diyorum. "kalbim ki, o da"yı birileri daha "yanlış" anlamalı diyorum içimden, şimdi buradan.
sanki başına gelecekleri yıllar öncesinden gören büyük şair, 37 can'ımızdan biri...
parçalanmış bir aynada nakışları esmer bir yüz yansısını görüyorum perçemleri akdenizli bakışları simli sündüs parçalanmış bir aynada.
ah! benim bu deliliğim ıssız bir ada arıyor yanaşıp çıkınca, şaşkın dolaşmış çok önceleri yabanıl ayak izleri ah! yazık orda binlerce.
titrek bir mum ışığında yeniden sarsak yüreğim asla anmayacak aşkı bir kez daha yapmayacak yine çarpıp kayalara su almakta, su almakta batmaktadır köhne kalyon yıldızları sönmüş gece.
bir yaz günü oldu bunlar gri yağmurlar yağıyordu çekildi bütün kılıçlar ben bir yanda rakip hayat denizse köpürdüyordu ve şarkılar söylüyordu alabildiğince bir siren ölmemi istemiyordu.
ne parçalanmış bir ayna ne mum ışığı kalacak birazdan gün ağaracak her gece yeni bir düello her sabah yeni bir ölüm hepsi bu şiire sığacak.