insanın küçükken herşeyi tozpembe görmesi, hiçbir ciddi olayın farkında olmaması ve büyüdükçe aha sıçtık gibi serzenişlerde bulunarak herşeyin zorluğunun farkına varmasıyla kuracağı cümle.
işyerindeki çaycı kadınlar nasıl hüpletiyorlardı peynir ekmek ve yeşillikleri koca göbeklerine aldırmadan. bütün mutfak taze hıyar kokuyordu.
en son çocukluğumdan bilirim ben o hıyar kokusunu. bizden iki yaş büyük çingene çocuğu mustafa, yaz tatillerinde deniz kenarında tuzlu badem diye satardı o hıyarları üzerine buz koyup serinleterek...
bizim mustafa’nın hıyarlarına verecek paramız olmazdı; ama zaten kendi bahçemiz vardı. kendi ektiğimiz sebzelerle doluydu bahçemiz. bitkiler yanmasın diye akşamları sulardık hıyar, domates, biber, enginar, ayşekadın fasulyeleri ve daha bir çok sebzeyi... sulamak için can atardık, parmaklıkları boyayabilmek için tom sawyer'a yanaşan çocuklardan hiç farkımız yoktu. "sen çok suladın artık!" deyip kardeşimin elinden kapardım hortumu. hep en çok ben sulardım aslında. ben abi olduğum için olduğum için bunun adaletli olduğunu sanardım. ama belki de üzerime yapışmış bir lanetti. çöpü de hep ben dökerdim o taşıyamaz diye... bostanı daha çok ben sulayarak ödeştirirdim durumu aklımca. o sular can olur, kan olur ertesi gün bize kızarmış domates olarak geri dönerdi. hayatta oldukça unutmayacağım; o bahçeden koparılmış taze ve kendinden tuzlu domatesin tadını. şimdi satılan organik domatesler falan hikaye...
annem çarşamba günleri öğleyin okuldan çıkıp eve yetişemezdi. cantık gönderirdi babam bize öğle yemeği niyetine. cantığın kokusu bütün apartmanı sarardı; ama kendisi sadece kardeşimle benim mideme dolardı. limonla öldürürdük cantığın yağlarını bir güzel. yeşillik de tıkıştırırdık içine hüpletmeden önce...
bizim iskelenin dibinden çektiğimiz istavrit ve izmaritlerin kuyruk altını yem yapıp babamın yakaladığı lüferleri saymıyorum bile. hem onlar lüfer değil kofanaydı. kolum kadar balıklar çekerdi babam makineyle. gemiyle gelen bir turistten almıştı o lüferleri çektiği kamışla makineyi. mahallenin en uzun uzun kamışı bizimkiydi, en büyük makinesi de... yakaladığımız balıkları deniz suyuyla temizlerdik daha tazecikken. annem evde yeşil salatayı hazırlar olurdu biz onları yakalayıp temizlerden.
yılda bir bursa'ya gittiğimizde iskender oğulları'na götürürdü babam bizi. iskenderin üstüne dökülen kızgın tereyağının formülünü eskişehir'de bir iskenderciye vermiştim iskenderi pek lezzetli değil diye düşünüp. adam bozulmuştu, "bunda da tereyağı var." diye açıklama yapmak zorunda kalmıştı. "sizin mercimek çorbanız da onunlarınkinden daha güzel." diye teselli etmiştim aklımca o salaş lokantanın sahibini. hem iskender oğulları'nın genzi yakan şırasının yerine kolaları da vardı ne güzel. o zaman kapitalizmi pek bilmezdik. eve kola alınacak diye aylarca beklerdik. o bir litrelik kola ertesine güne kalırdı. daha ertesi gün de şişesini satardık. şimdi iki buçuk litrelik kolalar var. ne şişesi satılıyor; ne de ertesine güne kalıyor bunlar.
yediğimiz midyeleri babam kayalıklara dalıp toplardı. arada sırada gemiye çıktığında geminin güvertesine düşen kırlangıçlardan çorba olurdu akşam yemeğinde. zıpkınla avlanmaya gittiğinde ise bilirdik ki; akşam yemeğinde pisi balığı ya da kalkan olacak...
beyaz peynir karpuz yerdik bazen öğlenleri. o pastörize olmamış peynirin tadını alabilmek için brusella olmayı göze almak gerekiyor şimdilerde... kahvaltıda, roka tere, kuzu kulağı eksik olmazdı. nasıl güzel geliyor kulağa isimleri; oysa bunlar allahın otu dağlarda biten. gidip çitlembik toplardık tepelerden, annem bize salata yapsın diye.
genelde ot yiyerek geçiyordu hayatımız. ot yiyorduk; ama daha ot olmamıştık o zamanlarda. öğrencilik bitene kadar yediğimiz her şey lezzetliydi nasıl olduysa... sabah ve akşam yemeklerinde çift kaşarlı tostlara alışmamıştık daha. eve kaşar kırk yılın başı girerdi pahalı diye. eh, biz de kaşar olmamıştık daha o yıllarda. o güzelliklerden faydalanmak yerine her şeyin, her anın tadını çıkarırdık.
artık ot yiyemiyoruz pek. istanbul'da ot nereden bulacaksın ki? dedemin önünü kesip bahçeyi suladığı boklu dereyi nerede bulacaksın? her gün işe giderken kadıköy çayırbaşı civarı bok kokuyor; ama bokun kendisini göremezsin; sadece kokuyor. hiç bir bahçe de sulanmaz o yarı deterjanlı sularla. direk denize gider o sular. o denizden yakaladığın balık kurşun rengidir. bok kokmaz; ama balık gibi de kokmaz. sahilde satılan uskumrular taa isveçlerden gelmiştir memlekete. besleyecek bokumuz kalmadığı için deterjanla, cıvayla, fosforla beslediğimiz balıklar yenmez. yense de tadı olmaz...
biz büyüdük de kirlendi dünya. ama kendi kendine değil. nasıl kirlensin ki; biz sıçmasak içine... sıçtık, sıçmadık mı?
yıllardır "vekir" ne demek diye beni düşüncelerden düşüncelere sürükleyen şarkının sözü. "biz büyüdük vekirlendi dünya" (bkz: yanlış anlaşılmış şarkı sözleri)
aslında büyüme aşamasında bireyin bu kirlenmeye katkısının olmadığına inandırdığı şarkı sözü. sanki başkaları kirletti ben büyürken, bi büyüdüm heryer bombok, kim kirletti lan dedirtebilen öbek.
halbuki büyürken biz de ağzına sıçtık ortamın. gofret yedik yere attık. kola içtik, ezdik maç yaptık sokakta bıraktık. torbaları etrafa saçtık, pilleri toprağa attık, gereksiz milyon tane oyuncak aldırdık. büyürken bile kirlettik.
bir iş başvurusu öncesi ve sonrasında aynı kişi tarafından farklı duygularla dile getirilen cümle..
öncesi; hayat şartlarının zorluğu, ekmeğin aslanın bağırsaklarında olması, şartlar, çıkabilecek uyum sorunları, birden kafanın esmesiyle hareket etmenin getirebileceği soru işaretleri, ünlemler, noktalar, "aman canım bu olmazsa başkasını buluruz anasını satiim. dert mi? " sonrası; bir yerlere varmak için vazgeçilmesi istenen öz'lerin ağırlığı, teklifsizce edilen teklifler, tek bir laf bile edememek, şaşkınlık geçmeden olan bitenlerin ağırlığı altında ezilmek, " hayat hep mi aynı? hep mi ağır ? "
evet biz küçükken istemesek bile elimizden, omzumuzdan biri tutardı, pislediğimizde altımızı annemiz değiştirirdi, dünya çok renkliydi.. biz büyüdük hem yapayalnız yalpalıyoruz, hem ağzımıza sıçtılar, hem dünya kirlendi.. anne ? neredesin?
hepimiz birer mikrobuz aslında bu dünyanın sırtında; sürekli dünyayı kirleten. "benim tatlı mikrobum" diyebildiğimiz birini bulunca hiç çekinmeden ürüyoruz üstelik. fakat dünya da muhtaç bize. biz olmasak ne anlamı olurdu dünyanın var olmasının? zerdüşt'ün dediği gibi; ey büyük yıldız, aydınlatacak bir şeyin olmasa yazgın ne olurdu?
alırdık elimize gitarları, otururduk yemyeşil ağaçların altına, hareketli cıvıl cıvıl bi şarkıydı da neden hüzünlenirdik o zaman çözemezdik, küçüktük ya o zaman, toz pembeydi dünya, temizdi. sevgi temizdi, aşk temizdi, dostluk temizdi, hayaller temizdi, para neydi ki, ya nefret, ya hüzün? dökülen tek gözyaşı dizdeki yaralar içindi. sonra büyüdük.. dünya mı birden kirlendi, farkındalık mı arttı bilemiyorum? ama acır oldu canımız, dizlerimizde yaralar yok artık, ama daha da ağlar olduk, kalpteki yaralardan olsa gerek. geceleri dört gözle bekler, sabahlardan kaçar olduk, paylaşmaktan korkar, insanları sevmez olduk, dahası kendimizi sevmez olduk. düştüğümüzde yerden kaldıranımız yok, ''ne olursa olsun asla gitmez'' diyeceğimiz adam yok, aniden ortadan kaybolsak ''ne oldu sana'' diyecek kimse yok, bi hesap kitaptır gitmekte. yenik düşüyor her şey zamana, biz büyüdük ve kirlendi dünya...
kirlettik dünyayı,bu gerçeği değiştiremiyoruz. hani bi söz vardır, herkes kendi evinin önünü temizlese...onun gibi, herkes düzgünce yaşasa hayat güllük gülistanlık olurdu. ama bu olmuyor tabi, olmadı da, olmayacak da. ama bazıları var ki, kendini görmezden gelip, şu hayatta yaptıklarını,hatalarını,saçmalıklarını görmezden gelip sağa sola saldıranlar.var öyle insanlar ve beni deli ediyorlar. o çöp yığınında ufacık da olsa payları yokmuş gibi davranıp gönüllerini ferah tutuyorlar, tüm boku başkasının üzerine atıyorlar. kendilerini inandırıyorlar ve başkalarını da buna inandırmaya çalışıyolarlar. ve bilmiyorlar ki gerçeği bi gün görecekler ve o gerçek ağızlarına yüzlerine patlayacak. o dünyayı boka çevirenlerin arasında kendilerinin de olduğunu anlayacaklar. ama iş işten geçmiş olacak.
çokonatın tadı bambaşkaydı. kuzen eskileri en kıymetli kazaklardı. bu kadar kokulmuyordu, 7 günde 1'e rağmen. yapılan son değerlendirmelere göre ege bölgesi açık, izmir 32 dereceydi. mazot püskürtürdü buca belediyesi yazları, karpuza konmasın diye sinekler. polat icat olmamış, sertlik bozulmamıştı, hasanağa bahçesinde abiler ağzından öpüyordu kızları. öff ne biçim de kokuyordu konakta deniz. fuarda gezerken yorulmuyordu hiç insan, sihirli aynalardan kafanın yamulduğunu görmek ne kadar da komikti ve ne kadar da tatlıydı gevreğimiz. sezen aksu gülümse'yordu, süleyman hep başbakan. troleybusların boynuzuydu tek gerçek kahraman. sonra birileri büyüdü, sonra birileri öldü, sonra birileri gitti, sonra birileri geldi, sonra dönenler ve dönmeyenler.. birileri büyüdü ve kirlendi dünya.. sonra biz büyüyemedik..yine de kirlendik. yara izlerini kaldır at, geriye ne kalmıştı ki çocukluktan. suç sende artık he-man. çok çok çok çok çokonat.