1942 yapımı martin curtiz filmi. zamanına göre yönetimi ve oyunculuğu mükemmel. o zamanın en iyi iki hollywood oyuncusu başrolde; humphrey bogart ve ingrid bergman. hikaye gerçekçi, etkileyici ve aynı zamanda klişelerin dışında, aslında hiçbir karakterin göründüğü gibi olmadığını olaylar gözünüze sokulmadan, seyrederek fark etmek çok zevkli. çok da güzel bir sonu var. karakterler, özellikle bogart'ın rick blaine'i de çoktan kült oldu. (bkz: anti kahraman) herşeyi diyaloglarında olan bir klasik.
sinemada henüz klişe diye bişey olmayan zamanlarda çekilmiş bir sinema klasiği; final sahnesinde yeni bir film başlayacakmış gibi olması ise humprey bogart'ın dışında hiçbir oyuncunun filmin final sahnesi olduğunu bilmeden oynamasıymış; yönetmen martin curtiz'in dehası...
konusu kisaca soyledir rick hayattan tiksinmis bir insandir.bir barda saga sola artislik yaparak , savas zamani oyunlar dumenler cevirerek para kirmaktadir.bir gun bara gozleri titreyen bir kadin ve esi gelir.biz bu gereksiz goz titreyisi tavir degisikligine anlam veremezken, ortaya cikar ki bunlar eski sevgilidir. ama boyle "sebepsizce cektin gittin" gibisinden turk pop sarkilarinda(ve kimi zaman gercek hayatta) yasanan bir denyoluk sebebiyle rik travma gecirmis, beyaz krem takimlara mahkum olmustur. ama ilsa'nin bir sebebi vardir! oldu sandigi esi viktordan "aman oldu galiba" diyerek sogudugu bir sirada karsisina cikmistir rik."bosta kalmayalim" demis olacak ki iliskiye girmistir, sonra viktor un olmedigi ortaya cikinca, "first things come first" diyerek tren garinda rik i ekmistir.su talihin anus deligine bakiniz ki, viktor'un rik e isi dusmustur.viktor bos adam da degildir direnisin lideridir, rikinin ekmek yedigi savasin gidisatini degistirebilecektir, ve lakin kazablankadan kacmazsa almanlarla papaz olacaktir.kacmasini saglayacak belgelerden ise rikde 2 tane vardir.rik "bu ne lan boyle talih zkti bizi kor salih" diyerek herseyden nefret eder. ve bakalim rik yuva yikan bi godos mudur degil midir?
hikayedeki guzellik erkegin de kadinin da hayatinin her doneminde kendini rik, ilsa ya da viktor yerine koyup "lan ben olsam ne yapardim acaba?" ya da "hah simdi rik olduk bakalim ne yapacaz?" dedirtebilmesidir.
misal ben rik in yerinde olsam "sittin tane muzikhol varken benim barima niye geldin?" derdim filmdeki gibi.killanir, kendim atlar giderdim ucaga. manyak miyim niye elcagizimla bilet veriyorum orospuya.hem de onceki gece silah cekti. tamamen karaktersizlik abidesi. bana ne lan viktor olmediyse? yalan ruzgari mi bu? 40 cikmadan helvasini yemissin, hala viktor bilmemne.
viktor olsam direkt iskillenirdim, ulan bi oluyoruz kari saniyesinde dirisini buluyo derdim. ne isim olur der, baba sen ver o bileti bana al sen de bu bileti, biz gidelim ortamlara akalim, benim buildigim teskilatta cok saglam bi iki tane var. kalsin bu orospu abdullahlarla, mosyo ferarrilerle, ugartelerle de akli basina gelsin teklifini getirirdim.
çekimler boyunca filmin sonunu yönetmenden başka kimsenin bilmediği artık efsane olmuş bir triviadır. bu film sayesinde ingrid bergman göz titretmenin manalı bakmanın doruk noktasını yakalamış, humphrey bogart "cool" kelimesinin amerikan literatürüne girmesine sebep olmuştur.
atilla dorsay'ın izlemekten bıkmayacağım tek film dediği kadar vardır.
bi de dusundum de acaba "bu guzel bir dostlugun baslangici olacak" lafiyla rik tevriye mi yapmistir? yani "oyle bi kilcik attim ki bu dakkadan sonra onlardan olsa olsa arkadas olur" mu demeye calismistir?
üstüne bir essay yazmam üzerine her türlü ayrıntısını ezberlediğim ömrüm boyunca bir daha izlemek istemediğim film. siyah beyaz imagerysinin fazlaca kullanıldığı, ışığın ciddi bir sembol olduğu film. ilsa sürekli beyaz giyerken, almanlar sürekli siyah giyinirler bu filmde. ve sevgili rick de siyah ve beyaz giyinir. genelde karanlık ve kaos içinde geçen film ortama ilsa geldiğinde aydınlanır. özellikle bir sahne vardırki rickin yalnız oturup efkar yaptığı ilsa gelir ve güneş gibi doğar ortama sahne birden aydınlanır. başarılı bir filmdir özünde ama benzeri konularda aşk acılarıyla ilgili bilimum film çevrildikten sonra klişe gelmektedir bizlere. oysaki türünün ilk örneğidir.
"seni ilk gordugum gunu hatirliyorumda ustundeki mavi giysi vardi" repliginin gectigi bu filmde seneler sonra farkedilmistir ki ilsanin o gun ustunde mavi bi giysi yoktur, cizgili gri bir elbise vardir. ama siyah beyaz filmin guzelligi de bu degil midir?
umberto eco'ya gore, daha postmodernin adi bile gecmezken postmodern olmayi basarmis bir film. basyapit olmasinin nedeni, kliseleri bol miktarda kullanmasindadir. filmi izlemeyenler bile bilirler "play it again sam" olayini, iste bu yuzden kult filmler arasina girmeyi basarmistir. filmin diger bir ozelligi, ideolojik olmadigini iddia etmesi. bence filmin en carpici yani, filmdeki bekleyis sureci. sonu belli olmayan, insani monotonluga itercesine uzun, fakat hep diken uzerinde tutan gerilimli bekleyis...yollari casablancaya dusmek zorunda kalmis bir avuc konuk, gecici mekanlarina alisip alismama arasinda bocaliyorlar ve ayni rutini tekrarlarken geleceklerini hayal ediyorlar. godot'yu beklemek gibi bir sey bu! ingrid bergmanin, hangi erkegi sececegini filmin sonuna kadar bilmeyisi olayi cok gercekci kilmis; en son sahnedeki bakisi ise unutulmaz!
bilinenin aksine filmde "play it again, sam" diye bir replik yoktur. "play it once, sam" vardır. "play it , sam. play as time goes by" vardır. hatta "sing it, sam" vardır ama o yoktur iste...
derler ki cenab-ul mevlam casablanca filmini bir faciadan korumus. zira film yapimcilari bogart'tan once bu rolu ronald reagan'a vermeyi dusunuyorlarmis ama nedendir bilmem reagan rolu kabul etmemis.