dünya edebiyatı


orijinal ekşi sözlük görünümüne dönmek isteyenler için tarkan'dan geliyor:
başlık içinde ara
 fb  ie8  ws 
no kitty!
  1. edebiyatın en genel anlamında nasıl tanımlanabileceği sorunu belirli bir tarihsel dönemin sorunsallaştırdığı konu olmasının yanı sıra (özellikle goethe sonrası) edebiyatın gerek sözsel gerek yazı' ya ait kendi tarihi gereği de neredeyse insanlığın tarihi kadar eski bir inceleme alanını beraberinde getirir. edebiyat' ı okuyucunun edebiyat olarak düşündüğü şey olarak tanımlamak bazı sakıncaları beraberinde getirse de, böylesi bir tanım düşüncenin katı kuralları, sınırlayıcılıkları ve ideolojilerin kapalılıkları karşısında rahatlatıcı olacaktır. böyle bir tanımın getireceği sıkıntıların da en çok tüketim ekonomisinden, modern dünyanın işleyiş ilkelerinden geldiği uzundur bilinmektedir.

    buradan asıl konuya dünya edebiyatı' nı neliğine geçecek olursak, bu alanın çok daha fazla sorunlar içerdiğini görüyoruz. ilk olarak dünya edebiyatı kavramında kilit rolü üstlenen dehayla başlamak gerekiyor: goethe...

    goethe ve eckermann' ın yakın (usta-çırak) ilişkisi goethe ve eckermann ilgilileri tarafından iyi bilinmektedir. 1827' in ocak ayında goethe henüz daha on yedi yaşındaki eckermann' a "weltliteratur" kavramını fısıldar. ve kavram daha sonra eckermann' ın ustası ile ilişkisine yer verdiği bir kitabında duyurulur. (1835, gesprache mit goethe in den letzten jahren seines lebens) goethe için dünya edebiyatı "farklı kültürlerin insanların arasındaki düşünce alışverişi ve ulusların entellektüel hazinelerini değişim için getirdikleri bir edebi alandır."

    david damrosch "what is world literature?" adlı kitabında dünya edebiyatı' nı kendi kültürlerinin dışında da (özgün dilde ya da çeviri yoluyla) dolaşımda olan edebi eserlerin toplamı olarak görür. gene aynı yazar üzerinden devam edersek, yazar dünya edebiyatı' nın olabilirliğinin yadsındığı görüşlere de yer verir. dünya edebiyatı, goethe için bile genel olarak yunan, roma edebiyatı ile ilgili, en genel anlamında batı uygarlığı ile ilgilidir. gooethe her ne kadar yaşamı içerisinde doğu' yu merakla inceliyor ve önem veriyorsa da temel eserlerin, referans noktalarının batı olması gerektiği üzerinde ısrarla duruyordu. diyordu ki:

    "roma ve yunan edebiyatı bizim için temeldir. onlara verdiğimiz değeri çin, sırp edebiyatlarına veremeyiz."

    kısacası edebiyat teorisinde de sıkça kullanılan (center-periphery) merkez ve kenar ya da çevre ikilisi genel olarak eleştirinin yoğunlaştığı alandır. belirli bir uygarlığın, kültürün ve coğrafyanın sınırları içerisinde algılanan ve o merkez üzerinde dönen bir yapının dünya edebiyatı olarak adlandırılması olanaklı değildir, ve böyle olarak goethe' nin de iyi niyetle tasarladığı bir ortak değişim alanı sözkonusu edilemez. claudio guillen kim böyle bir şeyi düşünebilir ki der ve ekler : "dünya edebiyatı... bütün ulusal edebiyatların toplamı: kaba bir düşünce, pratik olarak karşılığı olmayan bir düşünce, olağan bir okuyucu için değil ama ancak trilyoner bir arşivci için bir anlamı olabilir. en düşüncesiz editör bile böylesi bir şeye girişmedi."

    bu eleştiri haklı gibi görünse de tümel olanın kavranışı karşısında yetersizdir ve eleştiri oradan sökün eder. bir hayvan tür olarak kavranır çokluğuna rağmen, örneğin bir sivrisinek' ten milyonlarca vardır ama sivrisinek kavramı milyonlarcayı birlik altında kapsar ve "edebiyat" da böylesi bir tümeldir. dünya edebiyatı ise ulusal edebiyatların toplamı olmaktan çok ortak alana giren ve ortak alanda kalabilen eserlerin kapsandığı bir düzlemde iş görür. dünya edebiyatı denince ilk akla gelen alan da karşılaştırmalı edebiyat' tır. dünya edebiyatı için tartışılanların neredeyse tümü karşılaştırmalı edebiyatın alanına girer. edebiyat eleştirisi bu alanda şeyler-metinler-kültürler arasılık üzerinden şekillenir.

    karşılaştırmalı edebiyat içerisinde kalarak ilerlersek, bir çin edebiyatı uzmanı ingiliz profesör için bir t' ang dynasty poem çok derin anlamlar ve karşılıklar bulabilir. fakat böylesi bir çalışmanın dünya edebiyatı içerisindeki dolaşımında sıradan bir okuyucuda nasıl bir karşılık bulacağı tartışmanın merkezini oluşturur. böylesi çalışmalar ve eserler genel olarak yerel değerlerin ve bakışın eseri istilasıyla sonuçlanır. ayrıca en dikkatli ve özenli edebiyat eleştirileri bile batı pratiği üzerinden şekillenmektedir. sorunların ne kadar derin olduğunu görebiliyoruz, daha ayrıntıya bile girmemişken. gene de bazı uzmanlar, northrop frye gibi, kültürler arasında dolaşımda olan eserlerin arketipler içerdiğine, bu arketiplerin de edebiyat için evrensel bir anlama yetisini sağladıklarına inanırlar. bunlara son zamanlarda etiemble de katılmış ve arketipler yerine sabitler, değişmeyenler(invariants) kavramını kullanmıştır. son zamanlar böylesi değişmezlerin belirlenmesi karşısında yoğun tartışmalar sürüp gitmekte ve uzlaşma sağlanamamaktadır. teorik olarak doğan olanak eylemde sürdürülebilirliğini kazanamamakta, bir söylem diğer söylemi dışlamaktadır.

    dünya edebiyatı ve karşılaştırmaları edebiyat derin sorunlarına rağmen varlığını ve önemini giderek arttırmaktadır. özellikle küreselleşmenin giderek etkisini arttırması bunda önemli etkendir. bir eserin dünya edebiyatına girebilmesi için iki temel aşama vardır: eserin edebiyat olarak okunması ve kendi kültüründen daha geniş bir alana(dünyaya) yayılması, orada dolaşıma girmesi: ortak alanda! genel olarak, başyapıtlar dışında, bir çok eserin ortak alana girdiği ve çıktığı gözlemlenmiştir. bu kaymalara sıkça rastlanır. kültürel değişim ve dinamikler bu kaymalarda önemli rol oynar.

    edebiyat eserinin dünyadaki dolaşım serüvenini çözümleyebilmek için varlıkbilimsel bir yaklaşımdan çok görüngübilimsel (fenomenolojik bir yaklaşım) sergilemek önem kazanmaktadır. eser kendi kültüründe bulduğu karşılıktan çok farklı karşılıklar bulmaktadır ortak alanın alt alanları içerisinde. bir düşünürün de dediği gibi en başta çeviri bir kültür aşılamasıdır. /translation is transculturacion./ çevirmen kendi düşünsel, kültürel malzemesini kullanarak eseri farklılaştırmaktadır. çeviri en genel anlamda dünya edebiyatının sahne aldığı yerdir. özellikle merkez ve çevre kavramları yüzünden daha da ayrıcalık kazanmıştır çeviri. goethe bile kendi eserlerini yabancı dillerde okurken onların başka bir hale büründüğünü, ayrıcalıklı bir tinsellik ve dinamizm kazandığını not etmiş ve bu yüzden kendi eserlerini başka dillerde okumaktan daha fazla haz aldığını belirtmiştir. kısacası bağlamın çevrilen dile bağımlı olarak değişim geçirdiği, sıkça manipüle edildiği fazlasıyla iddia edilmiştir. (bunda da haklılık payı olduğu inkar edilemez.) sıkça şu örnek verilir: bei dao' nun ingilizcedeki durumu çincedeki orjinal durumundan çok ayrıdır.

    şiirin ve düzmetinin çeviri açısından durumları hayli farklıdır. şiir' in anlam boyutundaki kesikliliği, yer yer anlamsızlığı ve mantıksal değişkenlere kaygısız kalışı daha çok anlam üzerinden ve mantıksal değişkenler üzerinden şekillenen çevirinin doğasıyla hayli çatışmaktadır. kaldı ki forma dayandığı oranda şiir çevirisi neredeyse imkansız bir hal almaktadır.

    bu alandaki çeviri sorununa daha ayrıntılı değinen bir mesaj gireceğim ama şimdilik genel sorunlar üzerinden gitmeye devam edeceğim. bir başka büyük sorun da küreselleşme ile birlikte ortaya çıkan tüketim sorunudur. elit ve popüler kesimler arasında sürekli süren savaşın temel düzlemlerinden birisi de bu tüketim üzerinde gerili durmaktadır. birçok akademisyen, özellikle fransız teorisyenleri, ki post düşünürleri ve feministleri kapsamaktadır fazlasıyla, doğu kökenli eserlerinin batı' nın doymak bilmez pazarı için ilginç yatırımlar olarak görüldüğünü haykırmaktadır. eserleri düzenleyen editörlerin kendi pazar ekonomileri ve popüler kültür değişkenleri üzerinden dışardan gelen eserleri değiştirdikleri, bozdukları örnekleriyle birlikte gösterilmiştir: bir kadın yazar yaşamadıklarını yaşamış gibi göstermeye ikna edilmiş ve medyanın ilgisi fazlasıyla bu kitaba çekilmiştir. bütün bunlar ekonominin de işin içine fazlasıyla bulaştığını anlatıyor bize.

    başka bir olay da kanonların belirlenmesi ve ortak alana sunulmasıyla ilgilidir. bu kanonların paris ya da newyork kriterleri üzerinden şekillendiğini ve dünya edebiyatının ayaklarının bu iki kent üzerinde olduğunu söyleyelim. doğal olarak edebiyat kanonuna girecek eserler de ya bu kültürlerin gerek tarihsel gerek sosyolojik normlarına göre ya da dolaşıma sokulacak eserlerin yaratacağı ekonomik karşılığa göre belirlenmektedir. kültürler arası savaşımın tek yöne, batı yönüne doğru kaydırıldığı bir savaştır bu.

    yukarda genel olarak olumsuzlukları ortaya serdik. bunların hiçbirisi bizim dünya edebiyatı üzerine fikir üretmemizi, dünya edebiyatının olanaklarını yadsımamazı, klasiklerin ve başyapıtların değerini düşürmemizi anlatmaz. ve onların sırf batı merkezli oldukları için o konumda olduklarını söylediğimiz anlamına da gelmez. diğer yazıda da dünya edebiyatının kapsamına,(klasikler, başyapıtlar, ve modern dünyanın değişken-çoklu penceresine) ve sorunlarına detaylı olarak değineceğim, edebiyat eleştirisini de kullanarak.
    (aletheia, 29.12.2005 15:27 ~ 15:39)
  2. kavramın mucidi goethe. kavram, ulusların kendi kültürleriyle birbirine seslenen, ulusal kökenli olsa da ulus sınırlarını aşabilmiş edebiyatların evrenselleşmesi anlamına geliyor. burada hemen fredric jameson ile aijaz ahmad tartışmasını hatırlatmakta fayda var:
    jameson "bütün üçüncü dünya metinleri bence zorunlu olarak çok özgül bir biçimde alegoriktir; ulusal alegoriler olarak okunmalıdır" dedikten sonra: " üçüncü dünya metinleri, özel hayata ve libidonun dinamiğine görünüşte önem verenleri bile, zorunlu olarak, ulusal alegori biçimini alan siyasi bir boyuta sahiptir. özel bireysel alınyazısının hikayesi her zaman kamusal üçüncü-dünya kültürü ve toplumunun çatışık konumunun bir alegorisidir" sözü ile başlayan tartışmada ahmad’ın, "üçüncü dünya edebiyatı diye bir şey yok. muazzam karışık, heterojen bir alan var. genelleme yanlış, batılı bir yazar dilsel engellerden dolayı bu dünyaya giremiyor, hem üçüncü ne zaman üçüncü oldu? birinci ne zaman birinci oldu? bhagavad-gita bir üçüncü dünya metni midir ?" diye ona gayet sağlam cevap vermesiyle tartışmanın çok boyutluluğu açıklığa kavuşmuşsa da sonuçlandığını söylemek zordur.
    pierre bourdieu 'nun dünya edebiyatı denilen şeyin gelişmiş batı ülkelerinin ulusal kültür sermaye birikimi ile yönlendirildiğini bu açıdan en güçlü ve en fazla sermaye birikimine sahip ülkelerin, edebiyatı yönlendirdiğini belirterek bu birikime sahip ol(a)mayan ülkelerin edebiyatlarının, ancak büyük ülkelere ve merkezlere intisap eyleyip de el aldıkları taktirde tanınacaklarını söylediğinden hareketle yukarıda zikredilen tartışmanın bir boyutunu gözönüne sermiştir.
    bu hegemonyaya "sembolik kudret" diyen bir başka edebiyat kuramcısı franco moretti'e geçecek olursak; moretti tezlerini, immanuel wallerstein 'nın dünya sistemleri teorisine dayandırıyor. yani bir merkez ( kapitalist batı) ve onun periferisi (kapitalist olmayan, kapitalist olmaya çabalayan) arasındaki birinciler lehine olan eşitsiz ve hegemonik ilişki... bu eşitsiz ve hegemonik ilişkinin edebiyat içinde geçerli olduğunu söyleyen moretti, periferi edebiyatının imkansız proje olduğunu da söyler. her ne kadar sonradan biraz ileri gittim dese de bu seferde "bazı edebiyatların(batı) diğerleri üstünde yarattığı baskı"dan dem vurmuştur. ilk tezlerini değiştirmesinde jale parla'nın, "yerel biçimler ile yabancı biçimler arasındaki etkileşim" üzerinden moretti'ye yönelttiği eleştirilerin de etkili olduğunu da belirtelim.
    entryi her edebiyat entyrisi rus biçimcilerine selam eder diyerekten ve bu biçimcilerden selamı sabahı eksik etmeyen mihail bahtinden, batının üniter bir dil nosyonu yaratmaya yönelik ideolojik girişime binaen söylenmiş bir alıntıyla bitirelim: " batı'da eleştirel bilincin söylemsel pratikleri sözel-ideolojik dünyayı birleştirip merkezileştirmeye yarayan güçleri gizlemektedir."
    (in nuce, 01.10.2006 21:16 ~ 03.10.2006 12:08)



copyright © 1999-2012 sourtimes entertainment