bu yaka adında istanbul merkezli çıkan gazetenin genel yayın yönetmeni. 1983 doğumlu idealist kültür adamı. bundan yıllar önce kartal anadolu imam hatip lisesi'nde okurken arkadaşları ile birlikte chulsuzlar adında rock-metal grubu kurmuştu. zamanın hürriyet gazetesi'nde haberleri çıkmış, cnn türk'e davet edilmişlerdi söyleşi için. hatta haftalık dergisi ilk sayısında bu grubu ele almıştı. o zamanlar oldukça ses getiren işler yapacakken ne olduysa (kendisi buna o zaman piyasadan haberimiz yoktu, elimizden tutan olmadı, küçüktük, bir menecerimiz olsa daha farklı olurdu gibisinden sözler sarfetse de) gruplarını dağıttılar. tabi lise de bitmişti. hepsi bir köşeye dağıldı gençlerin. kendi besteleri, elektro gitarları, ses kayıtları bir anı olarak duruyor tozlu raflarda. faruk, lise yıllarında başladığı fanzin kültürüyle ve o aşk ve şevkle devam ediyor bu ülkenin edebi-düşün dünyasına katkı yapmaya.
duyduğumuza değil gördüğümüze göre acar bir gazeteci olmuş. bu yaka ile başlayan macerasına gerçek hayat'la devam ediyor. pek bi klas. dücane cündioğlu ile söyleşi yapmış. yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır diyor. garip adam işte. yedi iklim, mostar gibi dergilerde de düzenli olarak yazacak bu kardeşimiz. başarılarının devamını dilemekten başka elimizden bir şey gelmez. bir de magazinel haber bulmak lazım bu gasteciye!
gerçek hayat dergisinin mutfağında yer alan güzide aşcı, acar gazeteci, değer insanı bu arkadaşımız mevlid'in ertesi günü nişanlanıvermiş sibel abla'dan (sibel eraslan)duyduğumuza göre. meğer nişan haberini dergilerden okumak da varmış. kendisine ve ailesine mutlu ve huzur dolu bir yuva ile ilim ve irfan dolu bir hayat nasip etsin mevlam.
ersin çelik'le birlikte (bir de enes reyhan'ı eklemeliyim) çağlayandaki cumhuriyetine sahip çık mitingine katılıp izlenimlerini gerçek hayat dergisinin orta sayfasına aktaran çiçeği burnunda damat. ayrıca laik bir insandır.
ehl-i keyf insan. şu anda önünde baraj, arkasında orman, atmış sobaya odunları güp güp güp yakarken çayını demlemiş sandalyesini çekmiş kitap okuyordur muhtemelen.
ben bu çocuğu tanıdığımda gri kırçıllı paltosu, göbeği ve bir de kasketi vardı. harbi yanı ağır basan, beşiktaşlı ve aynı zamanda eğlenceliliğini de muhafaza eden bir yapıya sahipti. gel zaman git zaman internet üzerinden site denemeleri oldu, cemaat.com da site yöneticiliği falan yaptı. sağla solla tanıştı. yeni dostlar edindi. bir gün dikildi karşımıza ben gazete çıkarıyorum dedi. uğraştı didindi ve yaptı da; bu yaka... iyi bir gazetecilik deneyimiydi bana kalırsa bu. köşe yazarları sağlam yazılar yazdılar, dosyalar falan hazırlandı, laf aramızda para bile kazandı bu işten. gel zaman git zaman çocuk büyüdü. gazeteyi kapattı. boşta falan gezdi bir süre. beşiktaşlılığı devam etti bu arada hep. bugün gazetesi'nde sanırım bir kaç saatlik bir iş tecrübesi oldu. dik başlı ya, çarptı kapıyı çıktı dışarı. o çarpılan kapı başka kapıyı açtı delikanlımıza. gerçek hayat günleri başladı. dosyalar hazırladı, okkalı yazılar yazdı, röportajlar gerçekleştirdi. halime kökçegerçek hayat'tan ayrılınca suavi kemal yazgıç'ın yönetmenliğinde dışarıdan devam etti gerçek hayat'a. bu arada gerçek hayat patronajının satın aldığı 8 sütun'u da idare ettiğini söylemeden geçmeyelim.
sonra evlilik zamanı geldi. bizim oğlan evlendi. yemeğini felan yedik. kucakladık, omuzuna tak tak yaptık. gerçek hayat günleri de sona erdi. iski'de çalışmaya başladı. ömerli barajı tesislerinin ambarında kendi tabviriyle mal indirdi mal kaldırdı. odun sobasında çıtır çıtır ses vardı, manzarada baraj. istanbul'un susuzluk günlerinde denk gelmeseydi de barajlar dolu olsaydı tadından yenmezdi manzara ama ne yapsın kaderde varmış böyle yaşamak.
sigarayı bıraktı bu arada. insan en çok sigara otlattığı insana bir sorar da öyle bırakır şu sigarayı. alındım inan faruk.
sıkıldı bizim oğlan iski'den. kapıyı çarptı ve çıktı yine. daha evvelki kapı çarpışındaki gibi gerçek hayat göreve çağırdı yine. pozisyon farklıdyı bu kez; yazı işleri müdürü!
onun dergisinde yazıyorum ben şimdi. daha dün tıfıl tıfıl -abartıyorum biraz ama olsun- cebinde çikolatayla mekanıma gelip, masama erimiş çikolata bırakıp da yanımdan ayrılan faruk bugün tepemde yazı işleri müdürü oldu. nasıl çalışacağımı bilemiyorum kendisiyle. nasıl bir müdürdür bilemiyorum. tripleri nelerdir mesela? yazım gecikince tavrı ne olur? zaman zaman bir fenerbahçeli olarak beni götürdüğü beşiktaş maçlarında ensesine basıp tokadı n'aber lan diyebilecek miyim bilemiyorum.
kırçıllı paltosu, -azalsa da- göbeği ve kasketi var hala. bu iyi bir şey...
her ne olursa olsun, ama yolu, kalemi ve zihni açık olsun. başkaca bir dileğimiz yoktur kendisinden.
uzun bir ayrılıktan sonra kalemini kuşanmış ve imf'yi masaya yatırmış kişidir. bir yılın ardından sonra onu okumak güzeldi. okur mektuplarına verdiği cevaplar vardı evet ama uzun yazılarını, dosyalarını özlemiştik. faruk yücel'i okuyunca umutlandık. heyecanlandık. sevindik.
izdiham.com ile (büyük ihtimal bülent parlak ile) söyleşi yapmış taraftar- yazar vb. beşiktaş'ın şampiyon olmasını istememin iki sebebinden birisi (diğer sebebi bülent uygun). keşke bilet bulsam da galatasaray maçını beraber inönü'de izlesek.
...... büyüklerimizin ‘gerçeğe sadakat şerefimizdir’ sözünü yere düşürmeden, her hafta bu acayip dünya düzenini daha fazla nasıl ciddiye almadığımızı gösteririz diye kafa patlatıyoruz. her hafta ‘biz müslüman adamız, matematiğe değil allah’a inanırız’ deme gayretiyle yazılar kaleme alıyoruz. ben de fena değilim, bir şikâyetim yok ama mesela kendim için; dünya dedin diye söylüyorum; obama da beni sevse, akıllı ol barack evladım dediğimde, eyvallah kanka dese istiyorum. yok, bırak bu şavaş işlerini oğlum falan demeyeceğim, ulan yakıştı mı uçaktan iner inmez melih’in sana lolo yapması diye fırça kayacam, derdim bu.
dergicilik de epey yol aldı gerçek hayat ve senin de epey emeğin geçiyor. tarzını hep birlikte oluşturduğunuz bir dergi var ortada ve haftalık olarak çıkıyor. bu heyecana kalbiniz nasıl dayanıyor?
kalbi geniş insanlarla birlikte çalışıyoruz. patani’de direniş olunca bizden birileri geceleri duvarlara yazılar yazıp, caddelerde bildiri dağıtıyor. gazze’ye gidip elinde hala osmanlı’nın verdiği kimlikle, bize bu dünyada ölüm yok diyen yüzyıllık nenemizin elini öpüp başına koyan arkadaşlarımız var. somali’de şeriat ilan edildiğinde ‘hamdolsun’ diye mesaj atıyorlar birbirlerine. üstad yazı nerede kaldı diye sormak için aradığımda bana bir saat on beş dakika güney afrika’da meclise bir tane daha vekil soktuk elhamdülillah diyerek başladığı lafı 1800’lerin sonunda sierra leone'de filizlenen islam tefekkürüne bağlayanlarla dergi çıkaranların sen yorulduğunu mu sanıyorsun. acayip bir karışım var, içiyoruz, uçuyoruz. helal yoldan tabi. ........
senin bir de siten var yazıhane.org diye. orada bir cümlenle çelişiyorsun ve bundan dolayı utanç duymalısın. cümle şu: “yazıhane, çay söylenen değil çay demlenen bir yer oldu hep. müesseseleşmeye, kurumsallaşmaya, resmiyete ve ağdalı cümlelere karşı çıktı. bu tavrı ile de laubali insan olduğunu dosta düşmana gösterdi.” bir müessesede çalışıp da bunları söylemek çelişki değil mi? yoksa patronunun verdiği maaş bazı cümlelerini iptal mi ettirdi?
çalıştığım yer bahsettiğim anlamda bir müessese değil. bugün kurumsallaşmasını tamamladığını söyleyen hangi şirkette iki kişi birbirine çay ısmarlıyor, söyleyebilir misin? insanlara yemek yemek için yemek fişi dağıtılan yerde nasıl espri yapılmasını beklersin ki. oralarda kaynayan dedikodu, birbirinin kuyusunu kazmaca yazıhane’de ya da gerçek hayat’ta yoktur, olamaz! biz ağdalı cümleleri arkadaşlarımızın yüzüne değil, onların olmadığı ortamlarda başkalarına söyleyebilme cesaretine sahibiz. bunu da bir çıkar beklemeden, dostluğun bir gereği olarak yapıyoruz. evet, benim çalıştığım dergi arkadaş milliyetçisidir. arkadaşlarını sever ve tutar. ama yüzüne ne ise arkasında da odur. internet sitelerinde, mail gruplarında, arkadaş meclislerinde delikanlıcılık yapmaz, ağabeycilik oynamayız. benim orada kastettiğim budur. biz para karşılığı çalışıyoruz doğru, ama para karşılığı birini sevmiyoruz. o zaman yaptığımız işin adı dergi çıkarmak olmaz.
faruk senin bir kırçıllı palton vardı ve seninle üsküdar’da balkonlu bir yerde çay içmiştik yanımızda biri daha vardı... sonra onu hiç görmedim ben yanında... yanımızda birileri oluyor yanımızda sonra başkaları. bizim yanımız ne zaman olgunlaşacak faruk?
abi biz değişmesek, biraz daha sinirlenince küfredebilen adamlar olarak kalsak istiyorum aslında. ne bileyim, reel politik umurumuzda olmadan post modernizmin canı cehenneme diyerek cümlelerimizi sonlandırsak. tatlılardan sütlü nuriye’yi, şarkılardan eğlen güzelim’i, şairlerden mesela ali ayçil’i hep sevsek istiyorum. hala futbolla ilgilenmemeyi bir başarıymış gibi anlatanlardan olmasak. tribünlere dolsak mesela. ve hatta yanımızın olgunlaşmamasını biz dert etmesek. olgunlaştım diyenden korkarım çünkü ben.
başörtülü yazarlar hakkında ne düşünüyorsun?
bir yazar, yazarlığının önüne bir başka sıfat eklenmeden anılamaz hale geldiyse vah diyorum. genelde merkez medyada yazan başları örtülü hanım ablalar için de ‘başörtülü kadın yazar’ deniyor. nerden baksan tutarsın nerden baksan ahmakça! konuyu derinleştirmeye gerek yok fakat bu ablalar içinde, geçmişte sadece başörtülü bir şekilde okumak istedi diye üniversiteli kızlara ‘fahişe’ diyen bir genel yayın yönetmeni el sıkış anlaşanı hakkında ne düşüneceğimi bilmiyorum sadece. merak ediyorum, bir kıza başı örtülü diye küfredebilen bir adam ile hangi ideal uğruna ‘silah arkadaşı’ olmayı kabul etmeye ‘değer’ buldu? bunlar da sadece merakımdan, duygusal bir durum yok."
genç yaşında ilahi çağrıya uydu ve bu gece hakk'a yürüdü. kansere yenik düştü. allah rahmet eylesin. 26 yaşındaydı, yakışıklıydı. onu hep yakışıklı bir mümin olarak hatırlayacağız.
yaptıkları yapacaklarının teminatıydı. allah katında da eminim görülecektir çektiği sıkıntılar, dertler, mesakketler. geriye ondan gercek hayat kaldı, sahipleneceğiz.
önceleri üsküdar mekan çınaraltı'nda sık sık görürdüm kendisini ama henüz tanışmamıştık.
sonra bi gün kansere yakalandığı söylendi, hastaneye ziyarete gidilecekti. detroitli kizil, gaptash, qazaq, efb, dudayeva ve birçok değerli insanla beraber ziyaretine gittik. insanı kamyon çarpmıştan daha beter yapan kemoterapiye rağmen kendisini ziyarete gelenlere ''iyiyim oğlum. bişeyim yok'' dercesine gülümsüyor ve espriler yapıyordu. neyse, hasta ziyareti kısa sürer mukabilinden fazla durmadık.
rohanian, askerliği bittikten sonra istanbul'a geldi. rohanian ve detroitli kizil ile buluşacaktık. faruk abinin de yanlarında olduğunu söylediler. işte ilk defa, o vakit uzun uzun faruk abiyle muhabbet edebilmiştim. delikanlı bir abiydi. denize hala inanıyordu. sıkı bi beşiktaşlıydı. yakışıklıydı.
kelimelerin aciz kaldığı anlardan biri. daha fazla ne yazabilirim ki diye düşünüyorum.
insanlar öldüğü için üzülürüz evet. fakat bazılarının yokluğu hayatımızda her daim eksikliktir. işte faruk da onlardan biri. sadece kişisel değil, bu ülke için eksiklik. "kör ölür badem gözlü olur" ya. faruk zaten badem gözlüydü. gelin siz hesap edin gerisini. yaradan rahm eylesin sana. güzel yüzlü kardeşim.