evde bi aralar plaklarını mutlu mesut dinlediğim, şarkılarını pek güzel bulduğum, ancak en sevdiğim şarkının aslında fırıncıyı anlattığını öğrenince bi şekilde soğuduğum fransız şarkıcı.
1960’lar fransa’sini kasip kavuran yunanli besteci, sarkici. yunan asilli olan moustaki, babasinin görevi nedeniyle çocuklugunu yunanistan’da degil, misir’da geçirmistir. bünyesinde yunan kültürü ile arap kültürünü yogurmustur. gençliginde ise misirlarda duramamis, ögrenim için de fransa’yi tercih etmistir. sonuç olarak ortaya arap-yunan-fransiz kültürlerinin karisimi bir adam çikmistir ki o kendisini akdenizli olarak tabir ediyor. bir bati-dogu kirmasi da diyebiliriz. daha da iyisi fazlasiyla karizma, fazlasiyla çekici bir adam. fransa’da pek çok ünlü müzisyenle çalismistir, edith piaf gibi. brezilya ‘da piazzola ile çalmistir. gençliginde moustaki hem romantik, hem de solcu bir çizgi izler. ma liberte, sans la nommer( bu parçanin sonunda sürekli devrim diye troçkizan bir tavir alir) isimli parçalari fransiz solcular için mars niteligindedir. çok daha önemli parçalari, ilk ve en önce le meteque ( ki bunun tanju okantarafindan dilimize çok nefis bir biçimde aranjmani yapilmistir; bu aksam çok efkarliyim kalbim neden kan agliyor...diye), ma solitude, il faut voyager, le facteur, il est trop tard, la philosophieen bilinen parçalaridir. moustaki'nin ne kadar büyük bir adam oldugu bestelerinin yaninda müthis sarki sözleriyle de anlasilir, ki mesela le meteque'in esi benzeri yoktur. rumelihisari konserleri nedeniyle ülkemize daha önce de gelen moustaki en son 2002 yilinda gelmistir. sisli grand cevahir oteldeki konserinde bir kez daha biz hayranlariyla bulusmus, ne kadar yaslansa da sesinden hiçbir sey kaybetmedigini, hala formda oldugunu göstermistir. ama konser sonrasi kuliste yakindan pek yaslandigi görülmüstür. her neyse biz imzalarimizi aldik, ustayla yakindan bir temasimiz oldu, fotografini çekmemize izin vermeseler de konserden mutlu mesut ayrildik.
iş sanat konserinde bir sürpriz yapmış, bisi milord'la yapmıştır. hakkaten yaşlanmış yahu, kamburu çıkmış, hareketleri güçleşmiş, şarkı sözlerini unutması da cabası... her şeye rağmen hala beyazların çok yakıştığı, hala ayakta alkışlatan adam.
bu adamın sesini ilk kez sanver akün sayesinde gündoğan'da duyduğumda 19 yaşındaydım. üstelik yarı-şaka bir de fırça atmıştı bana: "her boku biliyorsun da bu yaşında, bu adamı nasıl bilmezsin?"
o zamanlar satranççıydım önce, daha da önce gençtim. yani ne bok olduğumu bilmiyordum.
şimdi yaş otuzların ortası. şimdi başkalarına göre birşeyler, kendime göre hiçim. jorj baba bana hiç olmaktan utanmamayı öğretti; müteşekkirim.