enteresan bir dilde yazan yeni bir 6. nesil yazar.
örnek vermek gerekirse;
----------------------------------------------------------------------------------- başlık; yaran yol sorma diyalogları entry: taxim meydanındaki gewrekçiye ki simitçi de denilebilir her nese abi taxim meydanı istiklal fln nası giderim demiştim bacımmm ii msn sn? su werem mi bi bardak sn meydandasın ztn!!! bn dumur gewrekçi dumur allah ne werdise artık -----------------------------------------------------------------------------------
uyurkulak uzun ihsan efendi'nin amat'i icin demisti, onu okudukca yasasin edebiyat diye bagirasim geliyor mealinde bir seyler. aynisini ben ona soyluyorum: o yazdikca okumak farz oluyor, edebiyata inaniyor insan, sozcuklere inanci pekisiyor, ya bagirasi ya da soyle derin ve emin bir nefes alasi geliyor.
kitabın ortasına geldim. meleklerin dünyası ile kahramanlarımızın dünyası bölümler halinde ardarda yazılmış. birinde anlatılan hikayenin diğeriyle olan bağlantısını sabırsızlıkla bekliyerek okuyorum. türkülerden yaptığı alıntılar da harika. jenna jameson'u cana cankatan diye tarif edebilecek başka bir yazar da tanımıyorum. sonunda bitirdim, yarın yeniden okuyacağım. dili tola göre oldukça gelişmiş ve adı gibi bir kıyameti bize anlatıyor. kıyameti, hemen şu anda ya da dün yaşamış olabileceğimizi oldukça iyi anlatmış.
birinci bölümünü uzun yıllardır yaşamadığım bir çivilenme haliyle megavizyon'un kitap reyonunda okuduğum ve hemen alıp çıktığım, çabucak bitmesin diye her bir bölümünü ikişer kere okuyarak ortasına yaklaştığım kitap. her edebiyatsever gibi zararsız bir miktar kıskançlıkla tol'dan sonra hayal kırıklığına uğratacağını tahmin ettiğim (ihsan oktay anar'ın puslu kıtalar atlası'ndan sonra yaşadığımız gibi) murat uyurkulak, kelimenin tam anlamıyla göt etti beni. büyük konuşmak gibi olmasın ama türkiye'de çağdaş yazarlar içinde dili böylesine yaratıcı, böylesine akıcı kullanan başka bir yazar daha tanımıyorum. edebi olay olmasından ziyade içeriğine bitirdikten sonra değineceğim elbette ki, orada başka bir gerçek var; koskoca bir imparatorluğun netamiye adında bir tuzluk cumhuriyetine dönüşmesinden sonra olanlar var.
aşık olabileceğiniz satırlara sahip, insanı derinden sarsan, tarifsiz etkileyen, edebi geçmişini sorgulatan, dilde yaratıcılığın son noktasını koymuş bir kitaptır. yani demem o ki, evvelce hiç kitap okumadıysanız hani har'dan evvel iki satır homeros'a, beş satır salinger'a, iki paragraf eco'ya, bir sayfa infante'ye olmadı paul auster'e dahi rastlamadıysa dimağınız, heyecanlanırsınız yazılan satırlarda. ömrünüzün en hakikatli kitabı ilan edebilirsiniz eğer yolunuz denk gelmediyse evvelce bilge karasu'yla, hasan ali toptaş'la, ayıptır söylemesi yaşar kemal'le bile. şimdi kimsenin hakkını yemeyelim, kitabın tasarımı mükemmel. bayıldım o turanj girip, turanj çıkan sayfacıklara. ama kapat kapağı, gizle yazanın adını, unut kapaktan ithaf edilen isimlerin travmatik sonlarını, vallahi sanırsın ki "dokuz otuzbeş" yayınları yeni bir fantastik kurgu daha yayınlamış acemi bir çevirmenin elinden çıkma hem de. çok mu kötüdür anlatılanlar? yok, ne haddimize. elbette insanın içini buran bir pırıltı, yoran bir kaos, acıtan tahliller taşımakta ve dahi dur bakalım bir dahaki sefere ne yazacak, kime ne göndermeler yakıştıracak merakı uyandırmaktadır. ama nedir bu yere göğe sığdıramamalar, son noktaya varılmış sanılası yakıştırmalar, olmayanı icad etmiş gibi yorumlar, hamamdan fırlayan yarı çıplak bilgedeki ironinin öcünü düdüklü tencereden çıkarmalar? yoruldum ben. aslında har bahane, ya ben bırakmalıyım okumayı, ya okuyucu bırakmalı abartmayı, ya eleştirmenler daha çok okumalı. yazana ne beis, onun eline dimağına sağlık, doğru bildiği yolunda inatla devam etsin, gitsin. hatta yolu açık, kalemi bereketli olsun.
edebiyata dair kaybolmaya yüz tutan; tutku, inanç, heves ve bilumum şeyi yeniden yerine koyan roman. bir kıyamet romanı sözcüğü ne eksik, ne fazla; bir söyleşisinde "etrafınıza bir bakın sizce de kıyamet kopmuyor mu?" demiş yazarı; görebilene elbette.
tarifi mümkün olmayan bir kitap bu. günlük koşturmacanın size hediye ettiği kemirgenlerin onunla aranıza girmesine izin vermemek için mücadele ediyorsunz. elinizde olsa gözünüzü kırpmadan, nefesinizden feragat ederek okuyacaksınız. ama arada sırada kitabı kapatmanız gerekiyor. eh, metrodan inerken önünüze bakmanızda fayda var tabii ya da salatayı doğrarken elinizdeki bıçağa göz kulak olmanız fena olmaz. bu arada kitabın kapağına da tekrar göz gezdirmek hoşunuza gitmiyor değil. derken gözünüzle buluşan son sihirli sözcükler geliyor aklınıza, açıveriyorsunuz kitabı bir kez daha. kıyamet kopadururken kendinizi o sözcüklere emanet ediyorsunuz. ağlıyorsunuz gülünecek halinize, gülüyorsunuz ağlanacak halinize. bulut olup yeryuvarı soluyorsunuz. gözünüzün önünden, aklınızın bir köşesinden ayırmadığınız kitabı okuyup birbirinize, kayıp bir dostun deyimiyle, netameli günler diliyorsunuz...
kitabın tepe yaptığı noktalar var. azıyor da yazıyor deyyus, diye düşünüyor okuyan (bu sonuç, tek bir okurla yapılan deneyde not düşüldü).
o noktaların birinde yekinerek, sonyamuk'un önüne oturup kendi hikayenizi anlatmak istemediniz mi? "... sonra işte yamuldum, sen düzünü yazarsın" diye.
mürekkebe kan karışmış; saf kalem yazılmış kitaplardan değil. yüksek edebiyat değil. (ve batsın yüksek edebiyat.
bak ben nicedir istiyorum: tek bir "hakiki" kitap yazılsın.)
murat uyurkulak'in tol ile tutusturdugu ruhlari cayir cayir yaktigi hakiki kitap. bir yani yedikat goklerde dolaniyor zevali de kabul eden elci vazifesi gorerek, obur yani yedikat yerin dibine sokuyor alemi kulluga dair her tur aciyi anlatarak. her bolumu agitla basliyor her diyardan alinmis. basinda selam caktigi ece ayhanvari"romanimiz karadir abiler' dese yeridir uyurkulak. sonunda selam durdugu turgut uyar gibi "ve dusunduk ki her sey cehennem bir bakista ve cehennem basarilmamis bir savastir" belki...
murat uyurkulak ’ın ikinci romanı. alt başlığı; bir kıyamet romanı.
..hakikatin yerine hakiki olmayanı koymak ne kadar da zordu. zor, ama bir o kadar da zevkliydi. bir kez hakikat hudutlarını aştığında, akıl zehir gibi işlemeye başlıyor, kelimeler tuhaf bir kudret ediniyordu. zira kelime, artık kelimeden fazla bir şey olduğunu biliyordu.
har, metis yayınları, şubat 2006 bab09, tedbil, sayfa 96
murat uyurkulak niye iyi bir yazar? diyebilirsiniz ki "ben ulysses'i okumuş adamım üzerine de kitap tanımam". halt etmişsiniz derim. biçimi içeriğinin yan ürünü olarak ortaya çıkmış hiçbir eseri bir diğeriyle karşılaştıramazsınız. içerik eğer kendi biçimini yaratmışsa ve bunu başarmışsa, artık sorun sadece o kitabın/filmin/müziğin dert ettiği şeyi sizin de dert edip etmediğinizdir. har'da murat uyurkulak bunu ikinci kez başarmış.
velhasıl, okunması lazımdır derim, alın okuyun. yok okumuşsanız eğer, isterseniz aşağıdaki yazıyı da okuyun.
--- spoiler --- tol ile karşilaştıracak olursak eğer, çok daha serinkanlı bir şekilde yazıldığı söylenebilir sanırım. tol'da mevcut vaziyete karşı hissedilen öfke ve düzeni parçalama isteği ağır basarken har ise daha ziyade kürt sorununun yarattığı büyük acıya ağıt niteliğinde, ki zaten bölüm başlarında ülkenin dört bir yanının ağıtlarından derlenmiş epigraflarla da bu his vurgulanmış.
har belki de bir kıyamet kitabından çok bir vicdan muhasebesi, iç hesaplaşma kitabı olmuş. hem de öyle kolay kolay kendinizi kenarında tutabileceğiniz, "benim ne suçum var yahu" diyip sıyrılabileceğiniz cinsten de değil. hayır canım kardeşim, eğer oralarda öyle ya da böyle birileri ölüyorsa, birileri dilinden kültüründen çeşit çeşit farklılığından kaynaklı acı çekiyorsa, bunda hem mesuliyetin, hem de bundan kaynaklı sende açılmış bir yara vardır, görsen de görmesen de. ('ora'dan kasıt da, kürtlerin yaşadığı memlekettir canım kardeşim, kimi 'bölge' der, kimi 'kürdistan', kimi 'göneydoğu' der, kimi 'kuzey kürdistan'. oraya ait herşeyin çeşit çeşit adı vardır, bilirsin.)
pek çetrefilli, netameli mevzudur vesselam. sırtını 'milli birlik ve beraberlik' denilen ne idüğü belirsiz canlıya dayayıp kafanı kuma gömmezsen yahut yeryüzündeki bilmemkaçıncı ulus-devleti kurmanın cümle acılarını iyileştireceğini düşünmezsen, bunlar yerine yüzünü vicdanına çevirirsen eğer, oluk oluk akan kan ve acıdan mürekkep bir nehir görürsün. biraz daha bakarsan da bunda kendi mesuliyetini görürsün, hiçbir şey yapmamışsan da. zaten suçun bunca acıya rağmen birşey yapmamandır.
peki ne yapmalı? malum, ölülerimizi ve acılarımızı gösterip merhamet bekleyeceğimiz bir büyük a'ya kaldıysak, halimiz harap. artık bu noktada büyük a da biziz, kurtarıcı da. yok eğer hala görmeye niyetimiz yoksa, bu cehennem hepimize müstehak. --- spoiler ---