benim gibi yaz mevsiminden haz etmeyen birinde bile karayipler'e gitme arzusu uyandıran kitap.
"tropiklerde,o gözden ırak adada öğrendim ki,cennetle cehennem iç içedir, ancak bir katil bir peygamber olabilir ve insan bir başkasına, aynı karabüyü ayinlerindeki gibi, dönüşebilir, çünkü insanın tam zıddı gene kendisidir."
aslı erdoğan'ın , biçim olarak çok çok başarılı olmasa da, ölümcül yabancılaşmayı, bir yerlere ait olamamayı, tutunamamayı, kişisel çelişki ve zaaflarını da katarak işlediği, çarpıcı öykü kitabı. "cehenneme giden yolların iyilik taşlarıyla döşendiğini söylerler. taşların altını kaldırıp bakın, göreceğiniz şey ikiyüzlülüktür."
bir kere başlandımı bitirilmeden bırakılamayan. sanki yakın bir dostun başından geçenleri dinliyomuş hissi uyandıran kitaptır. ayrıca bir çok insan bunu yazarın salt hayat hikayesi sanabilir okurken*
bir dönem ağlaya ağlaya okuduğum kitaptı. bi kişinin hayatında yaşadıklarını ve o iğrenç pişmanlığını böylesi güzel anlatan bi kitap olamaz diyodum. derken benim hikayemin kendini yarı yarıya yalanlaması üzerine sadece benim yaşadıklarımı, hissettiklerimi, korkularımı, ani sert tepkilerimi yansıtması bakımından süper bir kitap.
belki herkes bir kabuk adamı olduğunu sanıyordur; ama, önemli olan "gerçek" kabuk adamı bulmak ve ona korkusuzca sevgiyi sunabilmektir.
bazı bölümlerde cok samimi itiraflar içerdigine inandıgım ama tabii ki bir otobiyografi olmayan,cok yogun ve sasırtıcı bir sekilde ilerleyen,metaforlarına bayıldıgım kitap. ayrıca oguz atayın tutunamayanlarına göndermeleri oldugunu da düsünmeden edemedim (bkz: aslı erdogan/46)
beklediğimden farklı olarak kabuk adamın hikayesinden çok aslı erdoğanın kabuk adam üzerinden kendini anlattığı tam roman olamamış oyku ile roman arasında kalmıs kitap. aslı erdoğanın samimiyetinden şüphe duymamakla birlikte kendisinden bu kadar çok bahsetmesinin benim romandan olan beklentilerimden farklı düşmesi sebebiyle pek hoslanamadığım kitap
roman olarak yayımlanmamış olsaydı eğer en bi şukelasından senaryo olurdu kendisinden. yönetse anthony minghella yönetirdi derim; hatta hatta başrolde de okyanusa çok yakışacak, gerektiğinde de gerim gerim gerecek duruların durusu julianne moore ne güzel giderdi di mi ya? ama olmadı işte. roman olmuş bi kere. romandan uyarlanmış senaryolar hep şüphe çeker ya, işte ondan çekiniyorum. yoksa, ah şu yapımcılar bir duysa sesimi. (bkz: nerde bu devlet)
aidiyet duygusunu yeniden sorgulatıyor insana bu kitap.yaşadığı yere, sahip olduklarına ya da sahip olduğunu zannettiklerine yabancılaştırıyor insanı.pişmanlığı düşündürüyor.velhasıl işin içinden çıkılamıyor.
gitmek mı zor kalmak mı zor,hayatımızın her alanında bazen seçimler yapmak zorunda kalabiliriz ,bazen arada da kalabilirsiz işte çelişkileri içeriyor hayatta bu öyküde olduğu gibi.
biliyorum ki bir kitabın eleştirisini yapabilmek pek çok birikimi gerektirir; ancak benim gibi sıradan bir okuyucunun kabuk adam hakkında sıradan gözlemleri aşağıdaki gibidir :
ian mcewan kitaplarını mimari bir yapıya benzetiyor ve romana girildiğinde okuyucuya sağlam bir yapının içine girildiği duygusu vermenin öneminden söz ediyor. bir başkasının gözünden kabuk adam’ın sağlam bir yapı duygusu verdiğinden söz etmek olanaklı değil hatta tersine çatısı bile yok diyebilirim; ancak sözünü etmek istediğim çatı uçurtmayı oluşturan çaprazlamasına yerleştirilmiş çıtalar ya da kamışlardan oluşturulmuş taşıyıcı bir çatı değil; mimari bir çatı. eğer romanda bir yağış mümkün olsaydı aslı erdoğan bizim sırılsıklam olmamızın garantisi olurdu; sığınacak bir saçak altı arardık oluşturduğu bina içinde. romanda oluşturduğu rahatsızlık çoğu zaman tetikte durmamızın gerekçesidir, endişe ve huzursuzluk da öyle. yağacak olan her ne ise kabuk adam ı okurken ansızın bastıracağını düşünüp nereye sığınsam diye kurduğunuz oluyor. bu rahatsızlık güçlü değil, bir rahatsızlık halindeki bir rahatsızlık; ancak kendisiyle tanımlanabilecek kadar da saçma. eğer bu kitap yazarın bir çeşit otobiyografisi ise onun kısa cinsellik tarihidir de demek yanlış olmaz. kıtlık tarihi de desek yerinde bir tanımlama olur. bir yandan toplumumuzda kadının cinsel deneyim tarihinde olmazsa olmaz acı bir noktasına dayanmış giderken, diğer yandan bu acıya rağmen ve bu acının sakladığı coşkulu bir fantezi dünyasını bir tülle kapatıyor. hani kahramanımız cinsellik geçmişinde niteliği belirsiz acıyı yaşamamış olsa sanırsınız ki kabuk adam artık bir kabuk adam değil tony olarak aşkına kadında bir karşılık bulacaktır; bulmuştur da zihinlerinde kalmıştır erkeğin ve kadının, bir kısa dokunuş dışında tene deymeyen bir aşk. bir de mecazi dokunuşlar var aşkın göreli bitişiyle başlayan ve devam eden hatta başka bedenlerde şekillenen ki inanması güç bir durum bu, ancak bu kitabın arka kapağındaki –elimde everest yayınları 3. basım var- yazarın bakışına sahip bir kadın ve bu bakışa aşık olabilecek bir erkek bu tür bir romantizmi paylaşabilir. kitaba adını veren kabuk adam’ın tony olmaktan çıkıp kabuk adam olabilmek yolunda cuma’nın robinson’ la diyolaglarındaki kadar vurucu olduğunu söylemek güç. bir başka robinson ve cuma varyasyonu olan cuma ya da pasifik arafı’nınsa yanından bile geçemez. amacım michel tournier ile aslı erdoğan karşılaştırması değil elbette. kabuk adam hangi yalınlığı ve insancıllığıyla isimsiz roman kahramanımızın –aslen aslı olduğunu sanıyoruz- aşkını kazanmıştır? yazarın aktardığı diyaloglar okura açıklama yapmaktan uzaktır, ancak hindistan cevizi ağaçlığında geçen zamanlar ve konuşmalar bilgimiz dışında kalmaktadır. kabuk adamı unutulmaz kılan ve adına yazılan romana değmesini gerektirir basitlik en açık tanımıyla sıradandır, özel değildir. ancak yazarın bu duygulanımına saygısızlık etmek değil amacım yalnızca okunanın niceliği ve niteliği yetersiz kalmıştır kanımca, şüphesiz karakteriyle bir romanı hak eden kişi –yazarın gözünde- bizim için de değerlidir; ancak onun bu hak edişini algılayamamış olmamız ancak yazarın bunu yansıtmasındaki zayıflıktan ileri gelmektedir. yoksa kitapta anlatıldığı biçimdeki insancıl bir yalınlık dünyanın öbür ucunda kayıp bir adada bulunabileceği gibi anadolu’ da bir keçi çobanında da kolaylıkla bulunabilecek türden bir yalınlıktır. sonuç olarak kabuk adam bir karakter olarak gözümüzde büyümeyi hak etmemektedir, bunda kendisinin değil onu aktaranın eksikliği vardır. kendi iç dünyasına gömülmüş, bireysel kalmış, bu bireyselliğinin farkına varmış ve duygusal yaraları kanayan bir kadının yaraları bu kadar çabuk kapanmaz, yaşama sevincini bu kadar kolay tekrar geri kazanması inandırıcı da gelmemektedir. yazar belki de ilk kitabının verdiği toylukla –başka kitabını okumadım- kendisini ve kabuk adamı anlatmayı aceleye getirmiştir. oysa yazarlık serüveninde, yazara yaşam öpücüğü veren birinin ustalık eserlerinde yer etmesi belki de ona verilen değerle eş oranlı olacaktı. bir söz de arka kapakta birkaç tümceyle kitap sattıran yayıncıya –ya da herkimse- söylemeli. kendisi şöyle diyor : ‘… şık olmakla cinayet cinayet işlemek arasındaki o çok ince çizginin öyküsü’. tamam vurucu bir mesaj vererek 135 buçuk sayfalık bir kitabı sattırmak ve edebiyatı sürdürmek zorunluluğunuz var ama emek dökülen bir romanın arka kapağına bu söz nasıl yazılır? şık olmakla cinayet işlemek arasında nasıl bir ince çizgi vardır ben anlamış değilim. arka kapağı okuyarak bu kitabı almadığımı söylememe gerek yok, eğer bu şekilde satın almış olsaydım bu kitabı hayal kırıklığına uğrardım; lütfen içi dışı bir olan bir kitap için biraz daha özen gösterin.
"bugün artık biliyorum: hayatın bizlere verip verebileceği tek ödül, tek armağan, sevgi dolu bir insandır ve biz böyle bir insanı, ilk fırsatta katlederiz. sonra da, ömür boyu, bu asla bağışlanmayan günahın lanetini sırtımızda taşırız"
dürüst olduğumu sanıyordum ama aslında düpedüz kaba ve acımasızdım. onun bir orkide gibi eşsiz ve zarif duyarlılığını, keskin, soğuk bir orakla biçiyordum. sevilmeye her şeyden çok gereksinimim varken, bana karşılık istenmeden sunulan bu umulmadık sevgiyi reddediyordum. ele geçirdiğim her şey için savaşmış, yıpranmış, didinmiştim; hayatın bu sürpriz armağanının değerini bilemeyecek denli katılaşmıştım. yüreğim nasır bağlamıştı.
'belki bavulunda benim için de bir yer vardır ama daha üç günün var, bazen üç gün o kadar uzundur ki...'
bazen üç gün o kadar uzundur ki. öylesine değiştirir ki insanı. o zaman bunu bilmiyordum tony.
uzun bir hikaye; her ne kadar roman diye sunulsa da çünkü iç dinamikleri kesinlikle hikayeci bir bilinçle kurgulanmış bu kitabın. yaptığım alıntıda yazar bunu adeta söylüyor zaten. genelde romanalrın zamanı çok gerçekçidir. zamanı bu kadar önemseyen ve kısacık bir zaman dilimine bu kadar çok sığdırmaya çalışan bir hikayecidir.
bir serüveni, başlı ve sonlu bir biçimde anlatmak yerine; kısa bir zaman dilimi üzerindeki bulutların giderek dağıldığı ve uzamı çok geçmişlere giden, tadı damağa yavaşça yayılan bir kurgu. insanı giderek etkiliyor.
bir kere, güzel bir dekor yaratıyor. insan, karayiplere gitmek, ne kadar tehlikeli ve tekinsiz tasvir edilse de, o insanları tanımak, o okyanusta yüzmek istiyor. bu kadar depresif bir hikayenin mekanının okuyucuyu kendi içine çekmesi, onda bir arzu uyandırması; okur olarak beni oldukça şaşırttı, alışkın olmadığım bir şey ama her şeye rağmen, şimdi olmak istediğim yer karayiplerde okyanusun ortası ve hikayenin -romanın- kadın karakteri, tamamen dibe vurmuş bir biçim çizse de, tam da kadınsı bir iç güdüyle ve yaşama arzusuyla hayatta kalmayı başarabiliyor. bence bu açıdan da, kadını çok iyi açımlayan bir eser. heralde ölmüş bir kadın bile, yaralı bir erkekten daha güçlüdür diye düşündüm ben, bittiği zaman:
sabahları uyandığımda ağlamış oluyordum, çünkü hemen her gece, o uzaklardaki adaya dönüyor ve onu arıyordum. bir keresinde cenevre'nin kuruluş bayramıydı; tony'ye çok benzeyen bir karaderiliyi, beyaz bir kızla el ele görmüş, dakikalarca taşlaşmış gibi ,hiç kıpırdayamadan kalakalmıştım. o anda, canlı canlı derim yüzülüyormuşcasına acı çekiyordum, gözyaşlarına izin vermeyecek denli katı, yoğun, asit gibi bir acı...
bir kitap okudum hayatım değişti cümlesini bir defa kullanma hakkım var sanıyordum. bir defa bir kitap okuyup hayat çizgime sıralayabilirim sanıyordum. değilmiş. ben bu kitabı okumadan evvel, hayatımın kitabı dediğim kitaba rastlamıştım. hatim edercesine okuyordum. kutsal kitabım etmiştim. ki zordur bir kitabı defalarca okumak. zordur. aynı cümleler aynı çağrışımlar yapabilir. ama eğer söz konusu "hayatınızın kitabı" ise çağrışımlar değişiyor boyuna. değişiyordu.
kabuk adam, hayatınızın kitabı olabilir ama bir defada okunup kitaplığın arka taraflarına kaldırılması gereken bir kitap. bir günde okuyup bitirilmeli mümkünse. bir daha hayatınıza girmemeli.. iyiliğiniz için görmemelisiniz. ama okumalısınız.
çok yalnız bir kitap bir kere. sen de yalnızsan iyice boğuluyor oluyorsun bu durumda. ama okumalısın. okuman şart.
çünkü.. kabuk adam bir kitap veya kitabın içindeki kahraman değil sadece. o bir adam, hayalindeki.. bilge sözleriyle seni büyüleyen, tüm çirkinliğiyle güzel olabilen, kelimelerinin devamını getirebilen, ölüme değil öldürmeye yakın olan, kişisel peygamber ettiğin, parmak uçlarıyla ve kelimelerle sevmeyi öğreten, dokunamadığın, dokunmaktan korktuğun azrail maskeli aşık olunan adamdır kabuk adam.
her kadının hayatında bir kabuk adam var sanki. hayatına girmesi için kolundan tutman yeter. ama sen o kadar bilinçsizsin ki itiyorsun onu.. sözcüklerinle. ve o da bir daha gelmemecesine uzaklaşıyor senden, hayatından. imgeleştiriyorsun. kalıyor tam şuranda. o sebeple unutamıyorsun da. öyle.. hepimiz yaşamadık mı?
aslı erdoğan'ın narsistik kisilik bozuklugundan muzdarip bir kadının karayipler macerasını anlattığı kitap. zira hikaye boyunca kadının kendisini diğerlerinden ne kadar farklı bir yere konumladığını, kendisinin ne kadar politik doğrucu, ne kadar anti-oryantalist olduğunu ve bunun gibi nasıl şahane özellikleri bulunduğunu okumak durumunda kalıyorsunuz. eğer bu kitapta anlatılan esas konu yabancılaşmaysa narsistik kisilik bozuklugu insanı kendisinden başka herkese yabancılaştırır tabi demeden edemiyorum.
elde bir kalemle okunması gereken kitap zira eğer sevdiğiniz cümlelerin altını çizmezseniz, "ya süper bir laf vardı neydi? bir bakayım" dediğinizde kitabı baştan sona okumanız gerekebilir.
"genç ve güzel bir kadınsanız eğer, erkekler gövdenizi asla reddetmezler, sizi reddetseler bile." (s74)
kabuk adam bir aşkın hikayesidir. bi bakalım, kadın; beyaz, türkiyeli, çocukluğunda şiddeti tanımış, -lakin maruz kalmamış-, bir keresinde birini öldürmenin eşiğine gelmiş, bir keresinde ise kendini öldürmeyi denemiş, bi adada - karayipler, okyanus, kumsal ve elmalar- , karşı durduğu bir topluluk - toplum - , kaçma ve umursamama arzusu, depreşmiş, gerçek olmadığını düşündüğü bir yaşamdan yada kendine ait hissetmediği bir yaşantıdan gerçeğe kaçış. yahut -gerçeğin- dibine yuvarlanış. adam, siyahi, adalı -yerli-, bir katil -bir keresinde birini vurmuş ve iki gün sonra adam hastanede ölmüş-, işkenceye maruz kalmış, polisler tarafından ancak çocukluğunda değil. bu ve bunun gibi sebeplerden, onun gerçeği kaldırabilecek gücü, midesi var. bu adam ve bu kadın arasında, bir ilişki filizleniyor. sapkın ve dahiyane derecede -okuyanda- haz uyandıran yönleri olan bir yakınlaşma süreci.
örneğin, 1- kabuk adam psikopatça kadını öldürmeyi düşünüyor. (yada kadın bu durumu kafasında böyle kurguluyor) bkz. kabuk adam'ın psikopat cümlesi. buralarda yalnız dolaşmak güvenli değildir. kadın güzel. at bilmem ne filan. kadın da öldürülmeyi düşünüyor. hatta belki bazen biraz (bkz: 3b) istiyor gibi yapıyor sanki mi acaba okuyucuya minik göndermeleri çakıyor bununla alakalı. kadın öldürülmeyi, adam öldürmeyi isterken, kadın öldürülemiyor, adamsa öldürmüyor. bunun yerine şu oluyor, ki epeyce nazik ve az rastlanan bir durum, adam kadının öldürülme arzusunu anlıyor, kadına ve kadının içindekilere ulaşıyor, kadınsa öldürülmeyi bekler yada umarken 'anlaşılıyor.' bu durum kadını çözüyor, hem daha manevi bir anlamda, hem de dizleri filan çözülüyor kadının, yere düşüyor, sendeliyor ve benzeri. buna biz aşk diyoruz zaten, kadının içindeki ulaşılamamış şeylere ve coğrafyalara, tony adamın ulaşabilmesi ki ona da biz kısaca tony guy diyoruz. kendi aramızda yani. tony'nin tarafında nasıl gelişiyor tüm bunlar hacı, diyecek olursak, dönüp bir bakmamız gerekir bu da şunu görmemize sebep olur: tony guy kadını ilk gördüğünde sen benimle konuşan ilk beyaz kadınsın, çok güzelsin, çok netim, hadi gel buluşalım sana marihuana ikram edeyim diyor. 17 senedir kimseyle birlikte olmadım diye de ekliyor. (okuyucuya bilgi vermek açısından ekliyorum.) sonradan her ne kadar bu ilk görüşte vurulduğu dilberi öldürmek gibi cin ve tony'ye hiç yakışmayan fikirlere kapılmış olsa da, aslında şunun gibi cümleler de dile getirmiyor değil: seni ilk gördüğüm andan beri güveniyorum sana. yada kadın sadece bi deneme olarak kalan kendini öldürme girişiminden dem vurduğunda, niye bunu yaptın diye üzülüyor. üzülmekte vurgu var. (yazar burda kendisi söylüyor tony'nin onun kendini öldürme çalışmasına üzülen, sadece gerçekten üzülen tek insan olduğunu.) 2- sonracıma, tony zaten batıl inançları olan biri. (bu noktada kendimde hem kadından, hem de işte batıl inançları ve akıl almaz analiz ve duyumsama kabiliyetiyle tonyden parçalar bulduğumu söyleyebilirim, ancak benim parçalarım parça pinçik bi tony olamıyoruz yani bu yüzden. (bkz: seksenlerin sonunda doksanların başında tony olmak) net ve sade. bu yüzden de anlaşılır. şöyle söylüyor. aptalsın. kabuğun altındaki kutsal varlığı, tanrıyı, ne ıvır zıvır varsa, göremiyorsun. her yerde o kutsal şey. (burada kadın ağacın kabuğunun altında eşşeğin .iki var biliyorum işte diyerek bir yerlere su kaçırıyor, ama bu talihsiz durumu yaşamımızın sonuna kadar unutmak için gözlerimi sıkıca yumuyoruz, git git, yok ol diye üç kere voodooluyoruz.) yada, benim kendimce anlam yüklemez için yoğun çaba sarfettiğim ama aslında konuyla hiç bir bağlantısı olmaması olasılığı yüksek bir nokta: yağmur yağınca tony, mademoisellein yağmurdan kaçmasına bakıyor, hiç anlam veremiyor ve of puflarvari bi ifade takınıyor, bayıyor sanki, ama yinede ona eşlik ederek şöyle diyor. senin ülkende hiç yağmur yağmaz mı tanrı aşkına kuzum, bu ne telaş? bana kalsa, kalmasa daha iyi ama, burda ne güzel bi gerçek uzanmış, şezlongunda güneşleniyor adeta. kadının ülkesinde de yağmur yağıyor biz bunu biliyoruz öyle diil mi beyler?!! ama kadın yağmurdan kaçma gereği duyuyor işte. ne saçma oysa. yağmurdan niye kaçılmayacağını henüz anlamamış yani. bu anlamayışın sebeplerini sıralarsak, a)kadının ülkesinde yağmur yağıyor, herkes ıslanıyor, şehir yaşamı yarıda kesiliyor eğer kaçmazsa sokaktakiler çünkü ıslak kıyafetleriyle güne devam edemezler. b)oysa karayiplerde yağmur yağıyor, adam ıslanıyor, sonra kuruyor, yağmurun geldiğini ve birazdan kesileceğini biliyor. tropik yağmur bu çünkü, iklim farklı. gerçek işte tam bu noktada yatıyor. tony de yağmuru tanıyor. ama o tropik yağmurlu bi iklimde büyümüş. kadın ise türkiyede. gerçeğin ülkesi ve başka bir gerçeğin ülkesi. f.ck. hayat ne kadar acımasız, kalpsiz ve zalim olabiliyor bazen diyerek rafeto'yu anıyoruz.
bu muhteşemden bile öte tespitimden sonra konuya kaldığım yerden devam ediyor ve toparlıyorum. tony düz bi adam, net (demiştik zaten, son on yıl içinde gördüğüm adamların en neti, bir de darcy vardı o da bunun tam tersiydi mesela), fizikçinin ne olduğunu bilmiyor, öyküler anlatmak onun için gerçek bir iş. karayiplerde yaşıyor, tropik bir yağmur, okyanus, dalgıçlık, 17 yıldır gelmeyen kadın bir anda karşısında beliriyor. tony mutlu. bu esnada idiot female no1de içinde çözülen huzursuzlukların vücudundan atılışının getirdiği, yorgun ve hareketli, detoksun ilk üç gününü andıran, gergin bi haleti ruhiye içinde. tony'ye bağlandığını derinden bi yerlerden hissediyor, ama henüz bunun farkında değil. ne yazıkki tony nin yanında daha mutlu, işte(!), belirtiler kendini göstermeye başladı böylece, diyoruz biz okuyanlar. artık herşey için çok geç. neler olacağını anlıyoruz.
sonra ama bir an, tony tutuyor ve şöyle diyor, (kadının üç gün sonra gidiceğini duyuyoruz önce), yazık bir gün bu adaya kendini öldürdüğün haberi gelirse benim de kendimi öldürmem gerekecek.
benim için hikaye burada bitiyor. öykünün sonu çok açık. bunun dışında rahatlıkla diyebiliriz ki kadın hiç kendini öldürmeyecek tabi, zaten tony hep haklıydı, hala hayattaysan içinde umut olduğunu gösterir bu demişti. tony ise sonsuz dürüstlüğünün kurbanı olmalı. bu onun kaderi. çünkü o hep iyi bi adam oldu. katil olmuş olabilir, ama özünde hep iyiydi. rasta hareketine katılmıştı, yaptığı şey hep masum olmaktı, en kurnaz olduğu zamanlarda bile. hep dürüsttü. toprak için savaşmıştı. toprağın zenginliği için, kan dökmüştü, felan filan. daha kötüsü, tony orada doğmuştu. orada doğduğu için, kitaptaki yerel halk kahramanı rolünün üstüne cuk oturmalı, kontrastı yaratmalı, inişler ve çıkışlarla, bomba bir öyküyü çakmalıydı böylece yazanov.
kendisine allah'tan hayır ve selamet diliyor, kırgın ve kızgın, bıkkın ve öfkeli, yanından, yani kitabın sayfalarının yanından uzaklaşıyoruz, yazar yanımızda değil tabi. hikaye ucuz gelmiyor, ucuz hikayeleri severiz çünkü, hikaye 'oluşturulmuş' geliyor. buna katlanamayız.
eklemeden edemeyeceğim bazı şeyler: "beni himayesine almış olmak, onda da bir değişime yol açmış, beni sevmesini sağlamış olabilirdi. onun korumasına muhtaç oluşum ise içimi gıcıklıyordu, çoğu kadın gibi benim de kayıtsız kalamayacağım cinsel bir uyarı niteliği taşıyordu." "gözlerim, kendimde bulduğum zaafların, ısrarcı bir şefkat arayışı örneğin, onlardaki izdüşümünü saptamaktan öteye geçemiyordu." birincisi, bilindik eski oyun olmasına karşın; ilkel, temel ve arkeolojik olduğu için güzel. ikincisiyse, eski grup arkadaşımın eski zamanlarda keşfettiği eğlenceli bir oyun olduğu için, alıntılanmaya değer bulundu. bunların yanı sıra, muhteşem okyanus betimlemelerini hiç saymıyorum bile. onları sonsuza dek, tekrar ve tekrar okuyabilirim.
hos vakit gecirilebilecek bir kitaptir. tamam. ama abartmamak lazim gelir. asli erdogan ara ara ilginc ve güzel tespitlerde bulunuyor. fakat edebi acidan baktigimiz zaman basit bir eser olmanin fazla ilerisine gecememektedir. bu kitaptaki dili emin olun bircok adi bilinmeyen ucuz oykude bulabilirsiniz.
unutmadan soyleyeyim. bence asli erdogan dans, ask gibi alanlarda yazsin ama gerilim (suspense) yaratmaya kalkmasin derim. kabuk adam'in kendisini oldurebilecegini dusundugu bolumler gerilim yaratmaktan cok uzakti.