bu filmde rol almasi icin fellini'ye onerilen marcello mastroianni fellini ile ilk tanistigi gun cok heyecanliymis ve bu heyecanini yenmek ve de biraz profesyonel gozukmek icin "senaryoyu gorebilir miyim?" diye sormus fellini'ye. fellini o cocuk gibi sesiyle "a tabi marcello" demis. ve ona bir defter uzatmis. sayfalari bos beyaz olan defterin sadece bir sayfasi doluymus ve orada da fellini'nin cizdigi bir karikaturde ciplak bir adam denizde yuzuyor, deniz dibine capa ipi gibi uzayan penisinin etrafinda da 3-4 kadin yuzuyormus. "bu olaydan sonra bir daha fellini'ye senaryo falan sormadim" diyor mastroianni. aslinda bu filmin ne demek olduguna guzel bir isarettir o karikatur. orijinali nette bir yerlerde vardi. cok da komiktir. film komiktir aslinda. erkegin kendisiyle alay edebileni hep komiktir. erkegin gudukluguni bilmesi de olabilir filmin anlami. baska bir sey de olabilir.
film roma ile iç içe geçmiş gibidir. roma'nın heryerinde filmle ilgili bir yazı, resim ya da bilgi bulunur. örneğin st pierre kilisesinin kubbesine tırmanmak için geldiğiniz resepsiyonda, anita'nın nefesine sahip değilseniz asansör kullanın yazar, zira anita filmde bu merdivenleri koşarak çıkmıştır.
şu diyalog gözüme batmış en çok ki filmden, dayanamayıp not etmişim en yakındaki kitabın arkasına, ironi değil mi, minima moralia olsun mesela.
marcello: your home is a sanctuary..your children, wife, books, extraordinary friends..
steiner: don't be lilke me, marcello. salvation doesn't lie within four walls. i'm too serious to be a dilettante and too much of a dabbler to be professional. even the most wretched life is better than a sheltered existence in an organized society where everything is calculated and perfected.
orta sınıf bir taşra ailesinden çıkıp geldiği roma'da, sınırlı entelektüel yapısına rağmen kendini aniden yüksek sosyetenin sofistike yapısı içinde bulan ve birlikte olduğu insanlarla beraber yozlaşıp çürüyen genç magazin gazetecisi marcello'nun, bir kadından diğerine, gece klüplerinden sosyetenin kalbi via veneto'daki çılgın partilere sürüklendiği uzun bir gecenin öyküsü.
fellini'nin ilk gerçek skandalı.
sadece eğlenip herkesle kafa bulan hınzırca bir öykü anlatmak niyetini sonuçta yönetici sınıfın çöküşü ve bu çöküşün içerdiği korkunç şiddetin yoğun bir bileşimine dönüştüren fellini, bu saldırgan tavrıyla 60'ların sosyal tansiyonunu da ölçer ve sonucu bir felaket olarak sunar. film, hem solcu kesimde hem de başta bunu kendisine yönelik bir küfür olarak algılayan kilise çevrelerinde ve sağda bir bomba gibi patladı. günümüzden bir bakışla, televizyon ve medyanın inanılmaz yükselişinin ipuçlarını da şaşırtıcı bir ustalıkla verdiğini keşfettiğimiz 'tatlı hayat', bütün bu ciddi yorumların ötesinde şeytansı bir alayla sarmalanmış felliyen bir filmdir.
aslında fellini'nin tek amacı eğlenmekti, kendisi dahil herkesle dalgasını geçmek istemişti; ama hemen hemen 30 yıl önce aynı isteği hisseden renoir' ın oyunun kuralı 'nda yaptığı gibi, bu mütevazı eğlenceyi, yaşadığı zamanın ve mekanın atmosferinde, üyesi olduğu toplumun ahlaki ve töresel değerlerini parçalara ayırdığı bir otopsiye dönüştürdü. filmin gücü, avrupa'nın entelektüel ve aristokratik çevrelerinin yaşadığı dekadansı yansıtmasındaki görkemde yatar. fellini'nin dünyası, temel olarak gerçeklikten iplerini koparmış bir dünyadır.
ustanın vazgeçilmez oyuncusu marcello mastroianni'ye anita ekberg, anouk aimee, yvonne fourneaux, magali noel, nadia gray gibi birbirinden güzel kadın oyuncuların eşlik ettiği film, 1960 cannes film festivali'nde altın palmiye kazanmıştı. mastroianni'nin çarpıcı haber peşindeki bir tabloid gazetecisini oynadığı bu başyapıt, tepeden tırnağa şehvet olan anita ekberg 'in kendini trevi çeşmesi 'nin sularına atıp sırılsıklam olması, nadia gray 'in evsahibesi olduğu orjide striptiz yapması gibi unutulmaz sahnelerle dolu.
--- spoiler --- finalde marcello'nun filmin ortasinda tanistigi masum yuzlu genc kiz ona el sallar, sesini duyurmaya calisir, ancak duyuramaz. marcello kalkip yanina gitmeye de zahmet etmez, arkadaslarinin yanina doner. "temiz" hayatin marcello'yu son cagirisidir. bastan sona zaten carpici olan filme harika bir son dokunustur. --- spoiler ---
--- spoiler --- filmin acilisi ne kadar ironik ve komik oldugunun gostergesidir sanirim ki helikopterle tasinan bir isa heykeli vardir zenginlerin yasadigi yuksek binalarin duvarlarindan golgesi gectikce goge yukseldigi sanilir isanin ya da hicbir anlamin kalmadigi bu sehirden kacmaya calistigi lakin iplerle baglanmis goturuluyordur jesus christ. --- spoiler ---
--- spoiler --- la dolce vita yi izlerseniz eger bir grup insanla, once marcelloya sinir olur insanlar emmayi aldattigi icin, ve capkin bir bey oldugu icin. hafif abartilmis olan mi denmeli yoksa bir kadinsilik gercigi bu, cuk oturmus mu denmeli tam olarak bilinmez ama; emma dadondugunde azicik acima hissi dolar insanlarda, marcellonun insansi yonlerini gormenin ic rahatlamasiyla, ve sonuc olarak marcello gene secince ici gecmis, fazlaliktan ne yapacagini sasirmis insanlari, insanlar tekrardan kinar marcelloyu insanlari bir sekilde hem guldurur hem de sinirlerini bozar. ne surekli geri donuyorsun be kadin, laftan da mi anlamiyorsun yorumunu yaptitir onlara. sonuc olarak marcello sonunda deliye donunce insanlarda bir acima hissi dogar mercellonun insani yonlerini gormenin rahatligiyla. ama mercello conucta tekrardan ici gecmis ve bolluktan ne yapacagini sasirmis insanlari secer ve geriye donus sansini da elinin tersiyle iter. insanlar da yeniden kinar marcelloyu. --- spoiler ---
federico fellini'nin son sahnesinde yeni dalgaya ve françois truffaut'un 400 darbe'sine göz kırparak bitirdiği klasik film. yine kendine has fellini anlatımı ile vücut bulmuş, toplumsal çürüme ve ahlaki çöküntü mevzularını, magazin gazetecisi rolündeki marcello mastroianni'nin çevresinde dolanarak pek güzel ortaya koymuştur.
bugün tüm dünyada yaygın olarak kullanılan paparazzi sözcüğü, literatüre bu filmdeki "paparazzo" adlı cabbar magazin fotoğrafçısı vesilesiyle girmiştir.
ayrıca roma şehrinin filmde çizilen portresi ve yoz aristokrasi tasviri yüzünden, vatikan ve italyan katolik partisi filme şiddetle karşı çıkmıştır.
renkliymiş gibi gelen siyah beyaz bir film. filmle siyah beyazlığı en büyük tezatı oluşturuyor. sürükleyici denilemeyecek olsa da özellikle roma görüntüleri çok hoş. hele aşk çeşmesindeki sahne muhteşem. sonu fazla entel olsa da fazlasıyla italyan olması hoş denilebilir. şu sıralar fellini filmleri gösterimi vesilesiyle istanbul modern'de izlenebilir.
filmdeki medya ve toplum eleştirilerini bir kenara bırakalım ve şahin bakışlı marcelloya bakalım. amcam güzel gösterişli ünlü paralı kadınları sevmekte, onları sevmeyi sevmekte, onlarla en dolcesinden bir vita parçası yaşamaktan büyük zevk almaktadır. lakin evleneceği kadın olarak seçtiği kişi fazlaca domestik, anne gibi bir bağyandır. yeri gelir zorla muz, zorla haşlanmış yımırta yedirir marcello'ya. bu noktada (aman dikkat hunharca genelleme yapıyorum) erkeklerin evlenilecek ve eğlenilecek kız sorunsalını görüyoruz. gönül eğlendirmekten kopamaz, ama bi yandan da bağlılık ve güven arar. lakin bağlılıktan anladığı şey sadece kadının bağlılığıdır. bunu daha sonra boğulma olarak tanımlasa da aslında bundan da vazgeçemez. çünkü elini tutup huzurlu bir şekilde uyuyabildiği yer domestik kadın emma'nın yanıdır. özenir aslında herşeyin bir düzen içinde olduğu, korunaklı bir hayat yaşamaya. lakin daha sonra bu sığınak dediği yerde tutsak olmaktan korkar. pek sevgili arkadaşı steiner'da kendi geleceğini görür. daha da korkar ve göreceli olarak daha tatlı olan hayatı seçer. lakin neyi seçerse seçsin iki ucu boklu değnektir hayat. işte budur. hayatı ve erkek milletini en bi güzel şekilde genellemiştir fellini. öpüyoruz.
gecenin kendini sabaha bırakmaya başladığı anlarda izlendiğinde insanın içini garip bir hüzne boğan film..saniyelik, belki kalabalıkta bir köşede, öylesine, siyah beyazın eşliğinde kendimi aradım, beyhude..
cinsiyeti erkek olan arkadaşlarım sağolsunlar 'ya inanmıyorum fellini aynen beni anlatmış, hani bir yandan sevdiğin kadın, huzur, diğer yanda vazgeçemediğin diğer kadınlar, tutku; inanılmaz yaa" tarzı gender specific yaklaşımlarla anlattıklarından, uzun süre bu filmi 'bir kazanova'nın anıları' zannettiğim için kendime çok kızıyorum. halbuki fellini'nin ne kadar eğlenceli bir alay-ustası olduğunu, ne derece büyük bir gerçekliği anlatım gücüne haiz olduğunu filmi çok sonraları izlediğimde, şaşkınlıkla fark ettim. erkek kardeşlerimizi kanımca kendi fraktal katarsisleriyle başbaşa bırakaduralım, fellini'ye vita'nın oscillation'dan ibaret ve bizzat da oscillationsebebiyle ne derece dolce olduğunu bana gösterdiği için teşekkürü bir borç bilirim.
italyan sinemasının ilk üç saatlik filmi olan "la dolce vita" cannes film festivali'nde altın palmiye ödülüne layık görülmüş, en iyi kostüm dalında da oscar ödülü almıştır.
la dolce vita, hayatın salınımlı doğası, diyalektiği üzerine bir film kanımca. eller ne derse desin.
bu salınım mefhumunu, spinoza'cı manada 'ilk bakışta aşk' ve benjamin'ci manada 'son bakışta aşk' (ulus baker hocama; ulus'a referansla) kutuplaşması yaratarak okuyabiliriz. gerçi tam da bu noktada, mevzuyu kutuplaşmacı zihniyetle okuma ısrarının belirli bir kanaata, belli bir ideolojinin hükümranlığına teslim olmak anlamına geleceğini düşünüyorum. ama bu noktayı başka bir entaride ele almak gerekir; şimdi zaten bulanık olan suları ve aklımı daha da bulandırmayayım, ilk bakışta aşk ve son bakışta aşk nedir onlara odaklanayım.
ilk bakışta aşk, ulus'un da vurguladığı gibi bir 'çağrışım'a, 'çağrışımların' kurulabileceği hayali bir düzleme işaret eder. spinoza'nın deyimiyle "yüksüz duygular"a. bu durumda, ilk bakış, 'emeksizce' beliriverecek 'hayranlık' ve 'merak' duygularına ve de 'erotizm'in işin içine girdiği platoncu manada bütünleşme 'arzu'sunu da alırsak, büyük bir ateş topuna, yani aşk'ın kendisine dönüşüverir. ilk bakışta, emeksiz aşk'ın bütün esprisi, beraberinde getirdiği herşeyin 'yüksüz' olmasıdır. hayalinizdeki herhangi başka bir kavramla biraraya getiremediğinizden, yepyeni ve hiçbir şeye bağlayamadığınız omnipotent bir yüksüzlükle hareket edersiniz. ilk bakışta aşk'ın yüksüzlüğü, muhatabını yaşamaktansa, izlemeyi tercih etmesidir. bu sebeple de muhtemelen, yaşama noktasına geçiş sancılı ve sorunlu olacak, belirli bir direnişle karşılaşılacak, hatta zaman zaman o noktaya hiç varılamayacaktır. çünkü ilk bakışta aşık özne, ilişkinin kendisini alt üst etme, becerememe, kaybetme ihtimalinin bilinçli ya da bilinçsiz korkusuyla ilişkiyi hiç yaşamamayı seçebilir ya da istemeden de olsa ilişkinin sona ermesine sebep olabilir. bu bağlamda, ilk bakışta aşk'ın en son istediği, talep ettiği şey (ki onun sonunu getirecek olan da budur; o sebeple de kesinlikle katlanılmaz bulur) emek'tir; emeğin beraberinde getirdiği bütün 'yüklü' duygular, hallerdir.
halbuki benjamin'in 'son bakışta aşk'ı bunun tam tersine bakakalırım giden geminin ardından-cılığı anlatır. giden gemisine aşık olan kişi, yolunu tamamlamış yolcudan ziyade, evini kaybetmiş mürettebat gibidir. geminin gidiyor-luğu ile, mürettebatın yerine sayıyor-luk sanrısı bir araya geldiğinde, son bir kez bakma-nın direnmesi zor arzusu doğar. bu da lacan'cı manada, aşkın o üstün anına (la sublime moment de amor gibi birşeydi de neydi?), yani sevginin karşılığının görüldüğü o ana duyulan arzudur. muhatabı kişilerin kendilerinden ziyade, o üstün an'ın kendisidir (ki o an tekrarlanabilir değildir, bu da işin traji-komedisi olsun). bu arzu, ilk bakıştaki aşk'taki izleme sürecinden azade, yaşanmış olanı hatırlamaya, hafızaya dayanır, ondan güç alır. son bakışta aşk, emeğin mümkün kılındığı bir evrenin neticesidir. son bakışta aşkın celladı ise, arzu nesnesine bir kez daha dönüş yaşadığı an olacaktır. halbuki o dönüş umudunun yani son bakışta an'ın yaşatılması, ilk bakışta aşk'ın, yani son bakışta eksik olanın yeniden kazanılabileceği sanrısıyla mümkündür.
la dolce vita'ya geri dönüş yaparsak, filmin en büyük handikapı (gender mainstreaming tuzağına düşerek) erkek özneyi bu iki kutup arasında seçim yapamayan kurban olarak göstermesinde yatıyor (ki bu öznenin kadın olmaması için de hiçbir sebep yok). halbuki ilk bakışta ve son bakışta yaşanan aşklara aynı anda sahip olma çabası, bu aşkları öldürmek ve öznesine/muhataplarına mutsuzluk getirmekten öteye geçemeyecektir. ilk ve son bakış aşklarımızı, kendi içlerinde (in-itself) kabullenip sosyal bilimci edasıyla case by case yaşamak, layıkıyla sahip çıkmak, paramparça olmadan, karşılaştırma savurganlığına gitmeden, liberal bir şımarıklığa düşmeden yaşamak, maalesef ki çoğumuza nasip olamıyor (fellini de beni bu manada üzüyor). bunlardan birine sahipken diğerini özlemek kapitalist dünyanın en kolay işi olsa gerek. bu sebeple de, fellini'nin de içine düştüğü o dikotomik okuma tembelliği, dolce vita'lara, ama harcanan dolce vita'lara sebebiyet veriyor. gönül isterdi ki, kendi pozisyonunu, özne-liğini bu aşk hallerine dayatma bencilliğindense, bu aşk hallerinin kudretini özne-liğine yedirme yetisine, yeteneğine sahip olabilsen (evet sen); olabilsem (evet ben), olabilsek (evet biz).
izledigim en büyük hayalkırıklıklarından biri.öncelikle çok yavaş ilerliyor, cok gereksiz uzatmalar da cabası.yozlasma mesajı vermek icin 3 saat izlenilmeye deger bulmuyorum.son sahnesi gayet güzeldi, onun dısında cok bayat buldum.ne buyuk filmler varken bu film bu kadar efsane olmamalıydı.