fucking amal ve together filmlerinin isveçli yönetmeni lukas moodysson'un son filmi. isvecli bir yönetmen tarafından rusca çekildigi için, yani dili yüzünden bir cok yarısmaya girmesi tehlikeye giren, akademi*'nin yabancı filmlere yönelik yönetmeliğinin tartışılmasına sebebiyet veren filmlerden biri.
lilja ve volodya arasındaki diyalogların gayet başarılı olduğu bir film. göze sokulmak istenen şeyler çok belli bu yüzden biraz rahatsızlık veriyor. hayat bu kadar kötüdür işte, hiç bir şey yolunda gitmeyebilir mesajını çok etkileyici bir şekilde sunuyor izleyenlere. olmuş bir film.
biraz ucu kaçsa kötü film diyebileceğimiz sınırlarda gezen lilja 4 ever isimli filmimiz, ne mutlu ki o uçları kaçırmamış ve gayet derli toplu çıkmıştır karşımıza. hikayesine zaten değinilmiş, ben de diyeyim ki girişte bir rammstein çalıyor, akıllara zarar. filmin ilerleyen dakikalarında ise zavallı rus çığırtkanları tatu kızlarımız "not gonna get us" şarkılarını kendi dillerinde bağırıp felç ediyorlar bizleri, seyirci önlemini alsın.
filmin anafikri: istenmeyen cocuklar kurtajla alinmalidir, yoksa yasayacaklari hayat hayat degildir. oksana akinshina cok iyi bir oyuncu imis. lukas moodysson'un performansi giderek dusmekte. sec sec anafikir al.
festival* sonrası birfilm etiketiyle daha büyük kitlelere ulaşacak, konu olarak klasik türk filmlerini andıran ancak oyunculuk konusunda çok daha başarılı, izlemeye değer film.
tumuyle $a$maz bir gercekcilikle orulmus olmasina ragmen, hayal dunyasinin sicakligini da seyirciye hissetirebilen bir film "lilja 4 ever". festival itibariyle izledigim en iyi filmlerden biri olmamakla birlikte, sikilmadan izlenebilen iyi cekilmis bir film. zaman zaman les quatre cents coups'u da hatirlattigini soylemek gerek.
mutlu son delisi yönetmenimiz moodyson son yıllarda çekilen en tuhaf mutlu sona sahip filmlerden birisini yapmış. film bittikten sonra insanın laleli sokaklarina düşüp lilja'yı arayası geliyor.`*
"16 ya$inda fahi$e olan rus kizinin hikayesi" cumleleri ile $ahlanip sinemaya ko$acak olan yurdum biyiklilarini hayal kirikligina ugratacak, digerlerinin de 16 ya$inda bir kizin oyunculugunu takdir edecekleri, cok ama cok aci bir film. lilja'nin annesinin arkasindan ko$masi, andrej ile kisacik bir sure icin normal bir hayat suren ya$itlari gibi gunler gecirdigi sahneler, ve volodja'nin ona duydugu o acikli sevgi icimi katti.
film hakkinda hicbir bilgiye sahip olmadan izledigim icin, lilja nin ayrilisinin ileri noktalarina dek filmin volodya ve lilja nın birbirlerine duyduklari sevginin buyuyerek,farkli noktalardaki iki insanin birbirleriyle kalpten bagli ancak fiziksel olarak uzak oluslarinin hikayesini izleyecegimiz baabinda bir tahminde bulunmustum.lakin oyle olmadi.kotu mu oldu ? hayır.. bir moodysson fan i olarak bu filmide en az digerleri, kadar begendigimi belirtir,"liljalar olmesinler,hayatta olduklari surecede bu tarz konumlarda yasamasinlar" kampanyasini desteklerim.
simgelerin "havada uçuştuğu"* oldukça dokunaklı bir lukas moodysson filmi. özellikle çocuk ve kız arasındaki ilişki bana i want youdaki rachel ve dilsiz çocuğun ilişkisini hatırlattı.
dünkü gosteriminde buyuk ihtimalle ledsoldier'in arkasinda oturdugumuz film. yaşlı başlı bir kaç amca salonun muhtelif noktalarina yuvalanmişlardi. partizan ve yvaine sahislarinin gozlerinden kovalarla yas bosanirken, ondeki emekli memur ve buyuk ihtimalle ledsoldier sinemada erotizm rüzgari ile esintiler altinda serinliyorlardi.
öncesinde vcd den izledigim bu yüzden sinemada izlemeye pek gönülsüz gittiğim bir filmdi. ancak o anlamadığımve fazlasıyla ilkel buldugum rusça dili bile sinemada izlerken daha bir keyifli belki de hüzünlü duyuldu.
insan bu filmi izlerken şükretmeyi öğreniyor. kendi isyanlarının ne kadar saçma olduğunu anlıyor. keşke lalelide orda burda, kadın bulma umuduyla dolanan bütün erkeklere bu filmi zorla izlettirebilsek. acaba o zavallı küçük kızın sadece bir simge halinde de olsa ağlarken o kaltak anasına "mama, mama" diye sığınması bir nebze de olsa durultur mu o korkunc libidoyu?
bittiği vakit insanda kafasından aşağı bir kova soğuk su dökülmüş etkisi yapan film. klişe olmasa da yine de tanıdık bir konuyu bu kadar etkileyici kılan rusya ve isveç'in o soğuk, kasvetli ve melankolik havası olsa gerek. kendinizi kötü hissettiğiniz bir vakitte gidin ve bittikten sonra hayatınızı söyle bir tepeden tırnağa gözden geçirin, bazı şeyleri sorgulayın.
az da olsa bir beklentiyle girip vakit kaybetmiş olma hissinin verdiği bir can sıkıntısıyla çıktığım film. hakkında allah ne verdiyse yazmak mümkün, ölümüne girişmek mümkün, fazlasıyla açığı var filmin çünkü. ama öyle yapmak entrylerde samimiyetle beğendiği görülenlerin beğeni ve hislerine hakaret, filmin saf ve iyi niyetli ve aynı filme gelen tepkiler gibi samimi çabasına haksızlık olur herhalde.
yine de içimi kıyacak, yağlarımı eritecek kadar yersiz gelmiş kimi şeyleri yazayım:
film başlıca problemlerinden yönetim tutarsızlığını daha ilk dakikalarında belli ediyor; rammstein ile başladığı güzel girişin ardından nefes alma fırsatı vermeden, uygun bir geçiş bulamadan, sanki mtvde aralıksız klip yayını izliyormuş hissini verircesine başka bir şarkıya geçiyor. şarkılar bitip tamamlandıktan sonra üç aşağı beş yukarı gerçekçi bir tonda, müziksiz ve sallantılı kamerayla birkaç sahne izleyip, "hah, demek ki tarz bu, arada da tekno girecek" diye düşünürken, lilja ile annesinin ayrılma sahnesi geliyor. devreye birden kemanlar giriyor, bir de bakıyoruz ki az evvel ki gerçekçi ton yalanmış, film ağlak zırlakmış? (bu sahnede lilja arabanın peşinden koşsun da çamura düşsün diye sulandırıldığı besbelli toprağa dikkat çekiyorum. kız "oo buldum çamuru atlayayım içine domuz gibi iki kıvranayım sefil görükeyim" dermişcesine hususiyyen koşturuyor üstüne üstüne. en başta ciddi ciddi parodik bir sahne zannettim, gerçekten öyle kastedildiğini farkettiğimde neden o salonda olduğumu sorgulamaya başladım, tomb raider izleyemez miydim sanki?) bu yönetmen tutarsızlığı ve beceriksizliği çamur sahnesinde zirveye çıkıp filmin devamı boyunca kesif kesif tekrar gösteriyor kendini. misal tecavüz sahnesinde olduğu gibi.
bir diğer önemli problem ise, senaryonun baştan aşağı klişelerle örülü olması. hiçbiri orjinal bir anlatımla göze batmayacak olduğu halde, filmin anlatımı tam da bu klişeleri vurguluyor, öne çıkarıp rahatsız edici boyuta getiriyor. annesiyle sorunlu kız, orospuluk yapmak zorunda olan kız, düştüğü kötü hayattan kurtulacağı ümitleri bir anda yıkılıveren orospu, kendisinden büyük ve güzel bir kızla arkadaşlık kuran ama onu ele geçiremeyen, başka erkeklerle beraber olmasını izlemek zorunda kalan küçük çocuk..vs..vs zaten klişe konu ne demek? klişe olmayan konu veya senaryo var mı? bütün hikayeler, en orjinal görünenleri bile daha evvel anlatılmadı mı? anlatıldı. önemli olan en klişe görünen bir senaryoyu bile klişe olduğunu farkettirmeyecek şekilde çekebilmek, yönetebilmek. lukas bey bu sınavda öyle bir sınıfta kalıyor ki, sinema çıkışında laleli'ye gidesi geliyor insanın (yuh o kadar da değil).
ama sırf öyk iğrendim dersem ayıbın allahını etmiş olurum. insan daha ilk dakikalarından sıkılacağını anladığı bir film izlerken sıkıntısını bir nebze olsun geçirebilecek şeyler arıyor, filmde en azından o kadarını bulabildim: lilja yı oynayan masum ve güzel yüzlü kızın oyunu filmi dayanılır kılıyor. rusyanın o çıkışsız görünen veya gösterilmiş fakir mahalleleri, sevildik olmasa da tanıdık ve kasvetli atmosferiyle filmin insanın kafasına kazınmasını çok iyi sağlıyor. öyle bir kızcağızın öyle bir dünyada, ambiyansta yetişirken vücudundan başka hiçbir sermayeye sahip olmadığı gerçeği insanın kafasına öyle bir dank ediyor ki, hiç o kadar yoğun yaşamadığımı düşündüğüm çıkışsızlık ve çaresizlik durumları ister istemez bir vicdan sızısı da uyandırdı bende. kızın isveç'e ilk geldiği sahneler ise filmin en başarılı kısımlarıydı bence. olaylar ve mekanların "tasviri" öyle gerçekçiydi ki o sıkıntı duygusu kalkıp gitti üzerimden, kaptırdım kendimi filme. ve hatta çıktıktan sonra düşündüm ki, eğer böyle bir film çekecek olsaydım, geride kalanları filmin ortasında zeki demirkubuz ekolü bir diyaloğa sıkıştırır, filmi kızın isveç'e geldiği andan başlatır, filmin anadamarını da kızın kaçma çabaları üstüne kurardım.
nihayetinde lilja 4 ever bana kaçmış bir fırsat gibi gözüktü nedense. hakkında kötü laf etme isteği uyandıran, ama sanki o laflar filmin güzelim liljasının kulağına gidecekmiş, zaten kaderin sillesini yemiş kızcağıza bir de biz vuracakmışız gibi garip bir his veriyor kötü laf etmek. yani "olmamış" demek olur, ama dalga geçmek olmaz gibi.