anlam yüklendiği zaman... yok yok, soğuğunu, jandarmalarını, karşısındaki çay evini... paylaştıktan sonra "metris" olan yerdir... sesinizi geçirmeyen camdan karşınızdaki adama telefonla baba dediğiniz noktada "metris" metristir... yok yok... metrisin önüymüş... arkasıymış... yalandır...
bu sirada en cok annelerin, eslerin, cocuklarin sevincini gormek. en cok da cocuklar sevincli. digerlerinin gozlerinde gulseler dahi karanlik bir huzun.
gulebilmeleri bile garip gelir. baslarina geleni anlatirlar, mahkemelerinin ne zaman oldugunu ya da kac yil daha yatacagini.. kaniksamaktan baska careleri olmayan insanlar kumesidir orada bekleyenler oraya gidebilmeyi bile kaniksamak cok zorken.
en aci verici sahne bekleme odasindan ziyaretcilerin gorus icin serbest birakildigi anlarda ortaya cikar.
cocuklar kosarlar, bir de anneler... daha cok gorebilmek umuduyla, daha once gorebilmek umuduyla kosarlar o uzun yokusu.
adimlarin kuculur onlari gordukce bogazindaki yumruk iyice yer eder.
aralarinda yaklasik elli santimetre mesafe olan capraz teller arasinda beklerken onu uzaktan gordugun goruntu seni sarsar gulumsersin aglarsin konusamazsin konusman lazimdir, vakit kisitli
bittiginde "bir uzun alan" diye bahsedilen yerin o yokus olup olmadigini dusunerek uyusmus bir sekilde donulur normal hayata
şu anda içinde bulunan jandarma bölüğünde kısa dönem askerliğimi yapmakta olduğum ve muhtemelen bitirince beni evime psiko olarak yollayacak h tipi cezaevi. hala alışabilmiş değilim.
çocukluğumdan kalma tüm resimlerin arka fonu olan cezaevi.
sokakta oyun oynarken hızla kucaklardı annem beni, en güzel kıyafetlerimi giydirirdi. üst katta oturan amcamlar kapıda görünürdü. ellerimizde bir sürü poşetle yola düşerdik. oğulları cezaevindeydi, bir sürü kitap istemişti yine mektubunda. çocuk dünyamın en uzun yolculuklarıydı ilk zamanlar, çünkü beni en fazla kasaba kadar götürmüştü annem. gri,soğuk duvarların önünde oturan insanlar artık tanıdıktı. herkes içerdeki birinin annesi,babası,yeğeniydi. kapılar açıldığı anda kalabalığın içinde kalırdım küçücük boyumla, arama noktalarına geldiğimizde küçücük bedenimde dolaşan elleri oyun sanırdım, gıdıklanır kikir kikir gülerdim. gri, soğuk koridorların ardından büyük bir avluya çıkardık, herkes bir masaya otururdu ve demir kapılar açılırdı. elleri kelepçeli abiler başlarında birer askerle, sırayla yürürlerdi, herkesin gözü kendi çocuğunu,abisini, eşini arardı ve ilk karşılaşmalar genelde ağlamayla sonuçlanırdı. anneler genelde kelepçenin açılmasını beklemeden sarılırlardı çocuklarına. benim abim bana en son sarılırdı, sıkı sıkı kucaklar, koklar, kucağına oturtur ve gidene kadar sarmalardı beni. bir de çikolata verirdi hep. bigün " sen burda çikolatayı nerden buluyosun" demiştim. çocuk aklımla orda çikolata olamayacağını düşünmüşüm demekki. sonra herkesin hızlı hızlı konuştuğu, her saniyenin kıymetli olduğu sohbetler başlardı, meyveler çıkarılırdı, masada oturan askere de mutlaka ikram edilirdi ama onlar hiç yemezdi. sonra fotoğraflar çektirilidi. herkesin çok gülemediği, hüzünlü fotoğraflar. birgün bir domates yüzünde tartışma çıkmıştı. daha yeni oturmuştuk ki yan masada bişeyler olduğunu gördüm. bir asker masadaki poşeti silahının ucuyla deşeliyordu ki mahkum sinirlendi: "domates işte görmüyor musun? niye silahla kurcalıyosun?" bu lafın üstüne avlu bi anda karıştı.büyük bir uğultu ve hızla takılan kelepçeleri hatırlıyorum. herkes ağlıyordu,onlarsa tel örgülerin ardındaki koridorda marşlar söyleyerek gidiyorlardı. o günden beri ne zaman domates yesem burnuma bir barut kokusu gelir. ve benim çocukluğumdan kalma bütün resimler metris'te çekilmiştir. çünkü o dönemde benim ailemin bırakın çocuğunun her anını, ilk yaşını bile fotoğraflayacak maddi gücü yokmuş. bu nedenledir ki benim bütün çocukluk resimlerimin arkasında kırmızı bir yazı vardır: görüldü olsun ben de herşeyi gördüm...
tarih 12 eylül 1980.. beş general ülke yönetimine el koyuyor. siyasi tutuklamalar başlıyor.. binlerce insan bi an da gözaltına alınıyor.. spor salonları sorgu evi haline getiriliyor.. tutuklananları bi yere tıkmak lazım.. onlara cezaevi gerek.. işte metris o dönemde faşizmin zindani haline getiriliyor.. ankara da mamak istanbulda metris ve diyarbakır cezaevi.. dahası bütün ülke sanki dört duvarla cevriliyor..
metris cezaevi , koğuşları ile , koridorları ile, havalandırmaları ile yıllarca direnen insanların mekanı haline geliyor..işkencelerin , dayatmaların , acı ve tadlı anıların duvarlarına sindiği bir cezaevidir metris..sevdaları da görmüştür , dostluğu da yaşamıştır metris. cocuk gözlerin ziyaretlerde babaların ve annelerin gözlerine sesizce baktığına şahittir metris.
demem oki , metris faşizme kafa tutan onurlu insanların yıllarca yaşadığı bir mekandır..
koğuşlarını , koridorlarını , havalandırmalarını yaşayan insanlar , metrisi asla unutmayacaklardır.
farsça meters ‘kapı sürgüsü, kol demiri’, (mütercim asım’ın latif tanımıyla) ‘kapı dikesidir ki açılmasın için ensesine vaz olunur.’* > meteris ~ meteriz ‘sürgü; toprak tabya, siper, barikat’ > metris ‘geçici tabya, siper’. (meters farsça tersîden ‘korkmak’ fiilinden geliyor. bizim argodaki tırsmak ve tırsak çifti de bu fiille ortak kökene dayanan kürtçe tirsîn ‘korkmak’ ve tirsonek ‘korkak’tan geliyor.)
meteris molino (1641) ve meninski’nin (1680), meteriz ise meninski’nin transkripsiyonu. şemsettin sami de (1901) meteris gibi harekelemiş. molino’da su meterisi, meninski’de meterisçi, meteris kazmak (~ etmek), meterise girmek de var. sondaki ünsüz düğümü bekleneceği üzere -i- ile çözülmüş, ardından vurgusuz açık orta hece ünlüsünün düşmesi kuralı işlemiş.
räsänen arapça metrîs ve çoğulu metârîs'ten getirmiş. nişanyan bu etimolojiyi soru işaretiyle tekrarlamış. s. stachowski farsça meters’e bağlamış.