mutluluk arayışı *


orijinal ekşi sözlük görünümüne dönmek isteyenler için tarkan'dan geliyor:
başlık içinde ara
 fb  ie8  ws 
no kitty!
  1. yaşama hakkı, ve özgürlük hakkı ile birlikte amerikan bağımsızlık bildirgesi'nin* o en meşhur cümlesinde telaffuz edilen üç temel haktan biridir mutluluk arayışı, mutluluğun peşinden koşma hakkı. ("we hold these truths to be self-evident, that all men are created equal, that they are endowed by their creator with certain unalienable rights, that among these are life, liberty and the pursuit of happiness.") ve eğer birazdan tanıyacağınız daniel gilbert'a inanacak olursak, ki ben çoktan ikna oldum söylediklerine, hakkındaki yargılarımızda bolca yanıldığımız, cehaletin girdaplarında savrulduğumuz, özünü toptan ıskaladığımız bir mefhumdur aynı zamanda.

    tanımsal konuşmak ister deli gönül: mutluluk arayışı dediğimiz meretin özü bizi neyin mutlu, neyin mutsuz edeceği hususunda deneyim ve bilgilerimizden yararlanarak bir takım tahmin ve öngörülerde bulunmak, ve akabinde bu tahmin ve öngörüler ışığında mutluluk katsayımızı en yüksek düzeye çıkaracak şekilde hareket etmeye çalışmaktır. tabii aramızdaki nihilistleri tenzih ederim, her ne kadar onların da kendilerince azami mutluluğa ulaşmak için çabaladıklarını iddia etmek mümkün olsa da. ve hepimiz, istisnasız her birimiz ("her birimiz"in italik ve underlined olduğunu farzedin), bizi neyin, ne derece mutlu ya da mutsuz edeceği konusundaki tahminlerimizde sürekli faka basıyoruz, çuvallıyoruz, bir başka deyişle bu mutluluk arayışımızda çaylak modunda çırpınıp duruyoruz, bir türlü yazarlığa, gammazlığa terfi edemiyoruz.

    aldığınız sıfır kilometre, son model arabanın sizi tahmin ettiğiniz kadar uzun süre tatmin etmemesi, yeni arabanıza (veya televizyonunuza, bilgisayarınıza, bulaşık makinenize) ilginizi düşündüğünüzden daha çabuk kaybetmeniz; hatta kızılkayalar'da sıkı bir alkol seansının ardından yediğiniz hamburgerlerin verdiği tatmin duygusunun, kızılkayalar'a doğru yürürken hissettiğiniz heyecanı karşılayamaması, o hevesin yanında sönük kalması, işte bunların hepsi mutluluğun doğası hakkındaki yanılgılarımızdan ve mutluluk arayışındaki acemiliğimizden, gelecekteki hislerimizi tahmin etmekteki beceriksizliğimizden kaynaklanıyor. ağaçtan düştüğünüzde kırılan bir bacak, hayatınızın aşkı tarafından aldatıldığınızda kırılan bir kalp gibi tek bir muazzam acının, sizi daha küçük fakat kronik bir acıya nazaran (hafif ama sürekli sızlayan bir diz, gergin bir evlilik) daha mutsuz edeceğini düşündüğünüzde yanılıyorsunuz; işten çıkartılıp uzun bir süre işsiz kalmanın altından kalkılamaz bir felaket olacağı yönündeki inancınız da gerçeği yansıtmıyor; hatta ailedeki bir ölümün sizi ömür boyu kedere ve melale mahkum edeceğini hissettiğinizde bile kendinizi yanıltmaya devam ediyorsunuz (sırf siz değil tabii, ben de aynı kör dövüşün parçasıyım, aynı yanılgı girdaplarında çırpınıyorum.)
    (benbirpipodegilim, 17.10.2004 03:43 ~ 23.10.2004 20:46)
  2. harvard psikoloji profesörü daniel gilbert, ve aralarında en hayranlık duyduğum akademisyenlerden daniel kahneman'ın da bulunduğu dört psikolog son birkaç yıldır bu "mutluluk arayışı" meselesini araştırıyorlar işte. daha doğrusu, eğildikleri konu, kariyerlerini adadıkları alan, kendimizi ne kadar iyi hissettiğimizi, hayatımızdan ne derece memnun olduğumuzu belirleyen tahmin ve karar alma mekanizması: bizi neyin mutlu veya mutsuz edeceğini nasıl tahmin ediyoruz? bu tahminlerimizde hangi tecrübelerimize, içgüdülerimize ve bilgilerimize dayanıyoruz? ve ne derece başarılı oluyoruz? daha önce hemen hemen hiç değinilmemiş, araştırılmamış bir konu bu, halbuki hayatlarımızda ne kadar merkezi bir yer işgal ediyor, hamamböceklerinin cinsel yaşamlarına nazaran ne kadar mühim bir konu. hamamböceklerinin cinsel yaşamlarını da merak etmiyor değilim, yanlış anlaşılmasın. ben her zaman bilimci ve bilimseverin yanında olmuşumdur.

    misal, sözlükte tuttukları takıma bir laf edildiğinde hınçlarını garibim çok kötü butonundan çıkartan sözlük yazarları, takımlarının galibiyet veya mağlubiyetlerinden hakikaten düşündükleri kadar etkileniyorlar mı? veya (asla tek örnekle yetinmem) mücevher satın almak, çocuk sahibi olmak (ki aslında ne demek "sahip olmak"? sahip-köle, veya mal mülk ekseninden kurtarılmalı ebeveyn-çocuk ilişkileri, başka bir isim bulunmalı buna, bu apayrı bir entrynin konusu), büyük bir malikaneye taşınmak, en basitinden karun'a borç verecek kadar zengin olmak gibi ihtimaller hakkında insanoğlu ne hissedeceğini düşünüyor ("x olayı beni şu derece mutlu eder: (a) acayip (b) biraz (c) cüzi miktarda (d) değişen bir şey olmaz (e) sınavlarımızda e seçeneği yoktur"), ve daha sonra olay vuku bulduğunda hissettikleri a priori tahminleriyle örtüşüyor mu?

    örtüşmüyor arkadaşlar, örtüşmüyor işte. (ilk paragrafta da söyledim bunu, biraz dikkat etseniz halbuki..) kendimiz dahil tüm insanlar hakkındaki en temel varsayımlarımızdan biri, yani ne istediğimizi az buçuk bildiğimiz, ve de istediklerimize ulaşmak için genelde doğru yolları seçtiğimiz varsayımı tam bir martaval! olacak iş mi bu, ben de bu varsayımla yaşadım şu yaşıma kadar, şimdi kendimi zar bile atmayan bir tanrı tarafından alenen kandırılmış, kozmik bir şakanın nesnesi yerine konulmuş gibi hissediyorum! meğer mutluluk, hayattaki seçimlerimiz, hesaplarımız kitaplarımız hakkında tüm bildiğimizi sandığımız şeyler en iyi ihtimalle "safça", en acı ihtimalle külliyen yalanmış, yaşamlarımız birer türk filmiymiş adeta, sonuna geldiğimizde boynumuzu fatma girik gibi büküp "tüm yaşadıklarımız, hissettiklerimiz yalan mıydı?" diye sormamız, ıslak gözlerle "nevet necla, nalandı" diye cevaplamamız lazım gelirmiş..

    evet, gelecekte başımıza gelecek bir olay, gerçekleşecek bir değişiklik hakkındaki hissi öngörülerimizde korkunç bir sıklıkla yanılıyoruz, ama beceriksizliğimiz en genel tahminlerimizde değil ("dişçiye gidip dolgu yaptırmaktan mı daha çok zevk alırım yoksa hamağıma uzanıp elimde limonatamla kitap okumaktan mı acaba?"), daha ziyade hislerimizin şiddeti ve müddeti hususlarındaki öngörülerimizde su yüzüne çıkıyor. gilbert ve dadaşlarının en mühim bulgusu şu yönde: gelecekteki olaylara vereceğimiz duygusal tepkilerin, hem şiddetini hem de müddetini kafamızda abartıyoruz, ecnebilerin deyişiyle overestimate (tr. ovırestimeyt) ediyoruz. hayatınızda yeni bir sayfa açacağına inanarak satın aldığınız porsche'nin* mutluluğunuza etkisi ne sandığınız kadar yüksek oluyor, ne de sandığınız kadar uzun sürüyor. bu deneylerde konu mankenliği yapan denekler ister yoğurtlu iskender kebap ve ardından irmik helvası yemenin (hastasıyım) kendilerine vereceği haz, ister tercih ettikleri partinin barajı aşamaması durumunda hissedecekleri üzüntü, isterlerse de daha iki gün önce 37 ekran cosmos tv hediye ettikleri yar tarafından şakkadanak terkedilmelerinin doğuracağı ruh hali hakkında tahminde bulunsunlar, hiç farketmiyor, ibre şaşmıyor, ısrarla ileriye dönük duygusal tahminleri gerçekteki hislerini aşıyor. kötü olayların da, şukela olayların da etkisi sandıklarından daha hafif şiddetli, daha sönük, ve daha geçici oluyor (işte bu fenomene de "impact bias" adı veriliyor, google'dan daha detaylı araştırmak isteyeniniz olursa eğer..) bu "impact bias" tuzağına düşen bizler de, yukarıda saydıklarım da dahil olmak üzere kendi mutluluğumuzu baltalayan bir sürü antikalık yapıyoruz, mesela araştırmalar gösteriyor ki, bir çoğumuz sosyal ilişkilerin ve yakın arkadaşlıkların çok daha kalıcı bir mutluluğa sebebiyet verdiğini içgüdüsel olarak bildiğimiz halde, paramız yetecek olursa insanlardan uzak, izole, büyük evlere taşınmayı tercih ediyoruz (gerçek antisosyalleri de bu noktada tenzih ederim, ama onların zaten sözlükle, entryle işleri olmaz, bunu da okumuyorlardır.)

    velhasıl kelam, müspet olsun menfi olsun her duruma alışıyor insanoğlu, hemen her değişikliğe uyum sağlıyor (ki askere gidenleriniz bunu daha iyi bilir), eninde sonunda bir şekilde kendini içinde bulduğu şartlara adapte oluyor. böyle yaratılmışız, böyle evrilmişiz, ya da daha doğrusu sadece en uyumlularımız, adaptasyon kabiliyeti en yüksek olanlarımız bugünleri görebilmiş (yüzelli yıl önce söylemişsin ya bunların hepsini, alacağın olsun darwin!). diyeceğim odur ki, hiçbir heyecan sürmüyor, hiçbir keder süründürmüyor bizi. zaten mutluluk dediğimiz zımbırtı da esasen beynimizin bizi belli davranışlara yöneltmek, motive etmek için gönderdiği bir sinyal sadece (neden türümüzü devam ettirmek için yapmamız gerekenler - yemek yemek, sevişmek, zenginliğimiz, zekamız veya güzelliğimizle karşı cinsi etkilemek - hep bizi mutlu eden şeyler?) ve nasıl gözümüz bulunduğumuz mekandaki ışığın miktarına göre kendini ayarlıyor, gözbebeğimiz küçülerek (veya büyüyerek) belli bir görüş netliği sağlamaya çalışıyorsa, beynimiz de keyif verici veya üzücü bir olayın etkisini hemen
    bastırarak, olayı içselleştirirken aynı zamanda sıradanlaştırarak, motivasyonumuzu düzenliyor. beynin amacı kişinin mutluluğu değil, türün devamı zira; mutluluk (ve mutsuzluk) bu yarışta sadece bir araç, bir ödül (ya da ceza).

    ve elbet seçimlerimizin doğuracağı sonuçların bizi ne derece mutlu edeceği, huzura ulaştıracağı konusundaki tahminlerimiz hedef tahtasını ıskalayınca, davranışlarımız da doğal olarak menfaatlerimiz doğrultusunda olmuyor çoğu zaman. sorun rolling stones'un iddia ettiği gibi her zaman istediğimizi elde edememek değil*, her zaman ne istediğimizi bilememek. ekseriyetle komşunun mutluluk havuzuna girip, sonra da yanlış istikamette kulaç atıyoruz (metaforumu yiyeyim.)
    (benbirpipodegilim, 23.10.2004 20:46)
  3. burada bir antiparantez (yani "parantez düşmanı") açmak gerekirse, bu daniel gilbert da allah için matrak bir adam. şimdi kırkaltı yaşında olan daniel-san, onbeş yaşındayken okumayı bırakmış, okulu orta üçten terk ederek gitarını omzuna takmış ve de birkaç yıl otostop yaparak amaçsız ve umarsızca ülkeyi* gezmiş. başarısız bir aşk şarkısının liriklerinden fırlamışçasına, müstakbel karısını ters istikamette otostop yaparken görüp tanışmış, kendisiyle onyedi yaşında evlenmiş, ve onsekiz yaşında yeni doğan erkek çocuklarıyla birlikte (maşallah, iktidar sahibi daniel ile doğurgan eşi hiç vakit kaybetmemişler) denver'a yerleşmişler. birkaç yıl boyunca bahçıvanlık yaparak, kapı kapı dolaşıp halı satarak, ve de telefonda pazarlamacılık yaparak kıt kanaat geçinen gilbert, boş zamanlarında da amazing stories gibi dergilere bilimkurgu hikayeleri yazmış; ve böylece çağımızın en önemli ve yetenekli sosyal psikologlarından biri olmanın yanısıra, roket gücüyle çalışan bir buzdolabının içinde evreni gezen "yumurta salatası" bazlı bir yaratığın maceralarını anlattığı "the essence of grunk ("grunk'ın özü") isimli bir kitap yayımlatma şerefine de nail olmuş. bir ömrün başka evlerin bahçelerindeki ölü otları toplayarak ve yumurta salatası benzeri yaratıkların maceralarını yazarak geçmeyeceğine kanaat getiren gilbert, mahallesindeki community college'da (bir nevi "meslek lisesi"nin üniversite seviyesindeki karşılığı) bir yaratıcı yazarlık* dersine yazılmak istemiş, lakin o dersin dolu olduğunu görünce, "hikayelerimde daha gerçekçi karakterler kullanmama, daha inandırıcı tiplemeler yaratmama yardımcı olur" diye düşünerek hala öğrenci kabul eden psikoloji dersine yazılmış (bence derdi daha inandırıcı karakterler yaratmak idiyse, kahramanı "yumurta salatası bazlı" yapmaktan vazgeçerek önemli bir adım atabilirdi bu yolda.) sonra işte psikoloji alanında university of colorado'dan bir üniversite* diploması, ardından princeton'dan bir doktora (bugün hangimizin princeton'dan bir doktorası yok ki?), university of texas'ta kısa bir çıraklık döneminden sonra harvard'da profesörlük. (bugün hangimizin harvard'da bir profesö...eeeeh.) "mutluluk arayışı" konusunu araştırmaya (mutluluk arayışının arayışı?) başlaması da bir tesadüf eseri aslında. university of texas'ta olduğu yıllarda (1992), sıcak bir ekim gününün öğlen saatlerinde klasik amerikan kampüs stereotiplerine uyum sağlamış bir şekilde psikoloji binasının önündeki merdivenlerde oturmuş, bir yandan yemeğini yiyor, diğer yandan da kendisine eşik eden meslektaşına nasıl hem araştırdığı konuların, hem de son demlerini yaşadığı evliliğinin içine sıkıntılar verdiğini, onu fazlasıyla mutsuz ettiğini anlatıyormuş. bir anda kafasında bir şimşek çakmış (mecazi anlamda değil, bildiğiniz şimşek, yağmurlu bir günmüş teksas'ta), ve de gilbert meslektaşına dönüp "yahu ekonomistler niçin sürekli karar verme sürecinin maddi yönüne takılıp kalıyorlar ki? mühim olan, hepimizin peşinde koştuğu şey, para değil mutluluk aslında, öyle değil mi?" diye sormuş. hemen ardından gelen iki artçıl soru: "bizi neyin mutlu ettiğini ne kadar biliyoruz?" ve "eğer bizi şu anda neyin mutlu ettiğini bile doğru dürüst bilemiyorsak, gelecekte neyin mutlu edeceğini ne kadar bilebiliriz ki?" bundan sonra ne olmuş, kesin bir bilgi yok elimde, fakat ben gilbert'ın "eureka! eureka!" diye bağırarak ofisine doğru koştuğunu düşünmek istiyorum. zaten kendisine "niçin mutluluk konusunu araştırıyorsun?" gibi "niçin müzik?" kadar abuk bir soru soranlara da "daha mühim, daha merkezi ne var ki hayatımızda?" diye cevap veriyormuş, inanmayanlar bizzat kendisine sorarak teyit edebilirler, buyrun telefon numarası: 00-1-617-495-3883. (ararsanız numarayı benden aldığınızı söylemeyeceğinize söz verin ama.)
    (benbirpipodegilim, 23.10.2004 20:47)
  4. antiparantezi kapatıp şu mutluluk arayışı, "impact bias", vesaire meselelerine dönelim, toparlayalım artık. bakın, bu konudaki birbirinden bayık deneylerden birkaç örnek: gilbert'ın bizzat yürüttüğü bir deneyde, denek rolünü üstlenen fotoğrafçılık öğrencilerine, son günlerde çektikleri fotoğraflardan iki tanesini seçmeleri, ve sonra bir tanesi dersin hocasına (geri almamak üzere) vermeleri söyleniyor. öğrencilerden bir kısmına seçimlerinin kalıcı, diğerlerine ise isterlerse birkaç gün sonra fikirlerini değiştirebilecekleri (yani ellerinde kalan fotoğrafı verip öbürünü geri alabilecekleri) söyleniyor. bu egzersizin ertesinde deneklerle yapılan röportajlar sonucunda (a) fotoğrafçılık öğrencilerinin istanbul'daki en favori mekanlarının reina, en sevdikleri içkinin jack daniels olduğu, (b) vazgeçme şansı olmayan deneklerin, vazgeçip diğer resmi elinde tutma seçeneği olanlara göre ilk kararlarından daha memnun, daha mutlu oldukları ortaya çıkmış. yani seçimlerimizi değiştirme seçeneği, yaygın kanının aksine, öyle pek de matah bir şey değil, daha fazla seçim hakkının esnekliğinden ziyade, mecburiyetten doğan kapanımın*, seçimsizliğin getirdiği rahatlığı arıyoruz çoğu zaman. atalarımız aynı fikri "sikilmiş götün davası olmaz" özlü sözü ile ifade etmişler.

    bir başka güzelim deneyde (nasıl pohpohluyorum belli değil), boston'daki transit yolcularına eğer metroyu 15 saniye ile kaçırırlarsa kendilerine sinirlenip durumlarına gıcık olup olmayacakları sorulmuş ve de hemen herkes dilbirliği etmişcesine "evet, kesin kendime sinirlenirim, duruma çok gıcık olurum, kondüktöre kafa atarım" demişler; fakat metroyu 15 saniye ile kaçıran yolcularla hemen o anda yapılan anketlerde bu bahtsız yolcuların kendilerini hiç de öyle berbat hissetmedikleri görülmüş. ana fikir: kaçırdığımız fırsatların ruhumuzda estireceği keder ve pişmanlık rüzgarlarının şiddetini tahmin etmekte pek beceriksiz. bir de "sızlayan bir diz kapağını kırık bir bacağa tercih ederim" inanışı var ki, ona zaten değinmiştim (şimdi dönüp kontrol edemeyeceğim, değinmediysem de değindim farzedin, anladınız olayın özünü.)

    asıl vahim olan başımıza konabilecek her türlü talih kuşuna veya gelebilecek her felakete çabucak alışmamız, şartlara ivedilikle uyum sağlamamız değil, olaylara ne şekilde tepki vereceğimizi, uyum sağlayacağımızı bir türlü tahmin edememiz. dolayısıyla, bizi mutlu edeceğine gönülden inandığımız bir şeyin peşine düşüyoruz, çok çalışıp (ya da şans eseri) onu elde ettiğimizde aldığımız hazzın hızla yokolduğunu görüp "bu muymuş?" diyoruz, fakat bu tecrübeden ders alıp durulmak, sakinleşmek yerine başka bir şeylerin (daha zengin bir mahalledeki evdir, yeni bir arabadır, kariyer merdivenlerindeki bir üst basamaktır, daha hoş - siz nasıl anlıyorsanız bunu - bir sevgilidir) peşine düşüyoruz. yine çabucak alışıyoruz, "ee, bu muymuş?" diyoruz, yıka, kurula, tekrarla, sonsuza, veya daha gerçekçi olarak mezara, dek. aynı şekilde gelecekte başımıza gelebilecek olumsuz olaylara vereceğimiz duygusal tepkiler hakkında da aşırı tahminlerde bulunuyoruz, işten atılmanın, veya bir yakınımızın vefatının (allah korusun) bizi sonsuza dek içinden çıkamayacağımız, asla teselli bulamayacağımız bir kedere sürükleyeceğine inanıyoruz. öyle olmuyor ama, aristo'dan beri varlıklarından haberdar olduğumuz, freud'un hayatını anlamaya adadığı psikolojik müdafaa sistemlerimiz nahoş bir durumda hemen harekete geçiyorlar ve bizi korkunç buhranlardan, bitmez depresyonlardan ellerinden geldiğince koruyorlar (her zaman da başarılı olamıyorlar tabii, olmalarını da bekleyemeyiz. savunma sistemlerimiz her zaman galip gelselerdi, her kederi yenselerdi, edebiyatın, sanatın durumu nice olurdu bugün? yeri gelmişken belirteyim, atatürk de psikolojik savunma sistemlerini çok severdi, sonra değerini bilemedik biz..)
    (benbirpipodegilim, 23.10.2004 20:47)
  5. mutluluk arayışımıza çelme takan, köstek olan huylarımız arasında bir de "empati aralığı" veya "empati boşluğu" (empathy gap) diyebileceğimiz fenomen var ki, o da şöyle: bilirsiniz, insanoğlu kuş misali, bir anı bir anını tutmuyor, bazen keep clubbin ünlemi kadar canlı, pretzel yemeye teşebbüs eden george w. bush kadar heyecanlı, bazen ise van gölü kadar durgun, kofi annan kadar sakin olabiliyor. mukadderat. lakin, insanlar "canlı" ruh hallerinde iken (bu ruh hallerine anksiyete*, cesaret, korku, ileri açlık veya bağımlılar için uyuşturucusuzluk, ve cinsel bir heyecanlanma da dahil) "soğuk" ruh halindeki (dingin, sakin, durgun, rasyonel zamanlarımız) davranışlarını ve duygularını tahmin edemiyorlar, öngöremiyorlar (ve tabii tersi de geçerli). yani kendilerinin farklı bir ruh halleriyle empati kuramıyorlar, bu da mutluluk arayışımızı çeşitli şekillerde sabote ediyor: bir şehvet anında, istemeden edilmiş bir ilan-ı aşkı düşünün, ya da istanbul trafiğinde çıkan kanlı bıçaklı kavgaları, yaptıkları tuhaf kazaları, insanların sırf sukunetlerini koruyamadıkları için aldıkları şapşalca riskleri, ve hatta kimilerinin sakinleşip düşünme şansları olsa asla kalkışmayacakları intiharları.. kimilerimiz bir sinir, bir bıkkınlık anında "yeter ulan, söyleyecek bir sözüm yok, tek bir satır daha yazmayacağım bu sözlüğe!" deyip, ertesi gün sakinleştikten sonra tıpış tıpış (en nefret ettikleri türden) entryler girmeye devam etmiyorlar mı?

    uzun lafın kısası, insanoğlu bir muamma, kendi mutluluğu için gelecekteki hislerini tartarken, duygularını öngörmeye çabalarken, ısrarla mübalağa ediyor, illa ulvi ya da trajik olana meylediyor, uçlarda dolaştığını, ekstremlerde yaşadığını hayal ediyor. ama aslında yaşamıyor, "isyan!", "devrim!", "asla dayanamam!" deyip, ardından bahtına ne çıkarsa uyum sağlıyor.

    yoda'nın da üç yılda bir ekranlarımızda belirip tekrarlamaktan bıkmadığı gibi, ümit ve korku duymak "insan" kavramının, insan olmanın en temel özelliklerinden ikisi (doğru saydım umarım). sırf üç beş psikoloji profesörü, "abartıyorsunuz canım, bu kadar ümitlenmeyin, bu kadar korkmayın, impact bias, empathy gap felan yani" dedi diye, varlığımızın en doğal, en köklü yapıtaşlarını bir çırpıda söküp atacak değiliz ya? hem hakikaten karşılaştığı her seçimde, geldiği her yol ayrımında "eeeh, ne fark eder ki? ikisine de zaman içinde alışırım nasıl olsa.." diyen uyuşuk bir canlı türü, bir bezgin bekir ordusu olmak ister miydik sahiden? belki de, bizi motive edecek, kötü seçimlerden kaçınmamızı, mümkün olduğunca kendimize ve çevremize faydalı davranışlarda bulunmamızı sağlayacak ödül ve cezalara ihtiyacımız var*. birer ilüzyondan, zihinlerimizin bizlere oynadıkları zalim oyunlardan ibaret olsalar bile.
    (benbirpipodegilim, 23.10.2004 20:47)
 



copyright © 1999-2012 sourtimes entertainment