ocak eski türklerin kültlerindendir. kutsal sayılan ateşle bağı vardır. giderek aile yaşamını da içine alacak bir anlam kazanmıştır. bir felaketle karşılaşan kişinin “ocağı söndü” demesinin kökeni, ocağa atfedilen döneme dayanmaktadır. anadolu’nun pek çok yerinde halk hekimlerine “ocak” adı verilmektedir. ocak inancının orijini orta asya’dır. bir hastalık ile uğraşan aileyi “ocak” kelimesi tanımlamaktadır. bir ailenin tedavi ile meşgul olan fertlerine “ocaklı” adı verilir. ocaklı, genel olarak tedavi etme kudretini ailesinden alır.
rumi takvimde kanun i sani yani ikinci ocak ayı demektir. latince on birinci ay anlamındaki undecim'di,sonra ianus taklar tanrısı'nın ianua kapı,giriş anlamında ianuarius adını aldı. halk takviminde ise zemheri olarak geçer
yemek yaparken ateşin yandığı ve üzerine kap kacak koyduğumuz yere ocak diyoruz. bu sözcüğün kökeninde “üç ok” var. ateşin üzerinde birleştirilen üç oka asılan tencere ilk ocakları oluşturuyormuş. zaman içinde üçok, oçok diye söylenen sözcük günümüze ocak olarak gelmiş.
efendim yemekleri önce pişirmeye sonra o pişirdiğimiz yemekler kalmışsa, onları ısıtmaya yarayan alet. eskileri 4 ateşleme ünitesinden oluşuyordu, uzun zamandan beri o ünitelerden bi tanesini iptal edip, elektrikli düzenek eklediler. tüp biterse falan diye ki, baya iş görüyor. o ateşleme ünitelerinden (bundan sonra onların her birine ocak diyecem) en çok kullanılanı ortancadır. ortanca bizdendir. ortanca sıcaktır. (hem mecazi hem gerçek anlamda) küçüklüğümüzden beri o doyurmuştur bizi. ne ufak gibi aç bırakmış, ne büyük gibi hızlı pişirip yakmıştır. o hep tam zamanında rızkımızı önümüze koymuştur. bizim halkımızın iyi niyeti vardır ortancada. ben hep büyükten çekinmişimdir. korkutmuştur beni büyük. hem fevri davranmıştır, hep dominanttır. zengindir bi kere. ufak ocağa, okulda havası olsun diye jip alandır büyük. ben sevmem dominant olan bişeyi. küçük kullanırken de kendime çok güvenmişimdir, ona göstermem gereken önemi vermemiş, "olsa da yesek" gibi bi anlayışla hor görmüşümdür küçüğü. mesela yağda yumurta yapacam, yağı artist bi şekilde eritmişimdir, hızlı hızlı döndürmüşümdür. omlet yapacam havaya atıp tutmuşumdur ufağın üzerinde. hakkım değil lakin hor görmüşümdür. ama ortanca ocak kullanırken ne büyüklük taslamış, ne de artistlik yapmışımdır. küçümsememişimdir bi kere. onu küçümsemek söz konusu değildir, olamaz da zaten. su ısıtmak için büyüğü kullanmaktan ölesiye tiksinirim. daha kullanışlı olduğunu bilirim ama bunu eyleme geçirmem. geçiremem çünkü. korkarım ortancanın bana küseceğinden. o kadar yıllık iyiliğine böyle karşılık veremem. ben yine ortancada ısıtırım, beklerim 3-5 dakka fazla. çok görmem ortancaya 3-5 dakikaları. böyle ödeştiğimizi düşünür, mutlu olurum. sevgilerimle efendim, kendinize iyi bakın.
turgut ozakman imzali bir oyun. trabzon devlet tiyatrosu'nda ekim ayi boyunca gosteriliyor.
--- spoiler --- oyunda dört çocuk,anne,baba ve büyükanneden oluşan bir emekçi ailesinde yokluğun, yoksulluğun baskısının yol açtığı çatışmalar sergilenmektedir. bir otomobil tamircisi olan tarık ve karısı safiye''nin amacı, tüm sorunlara rağmen aileyi bir arada tutmaktır. çok çalışmasına karşın ekonomik durumunu bir türlü düzeltemeyen tarık, sürekli olarak zengin olma hayalleri kurar. evin geçimini sağlayabilmek için babasına tek yardım eden çocuk, ortanca oğul fazıl''dır. babası ne kadar hayalperestse fazıl o kadar gerçekçidir. evin içinde bütün yükü omuzlayan safiye ise gerçekçi bir insan olmasına rağmen, çaresizlikten, zaman zaman kurulan hayallere katılır. evlendirilmeyi bekleyen ve topal olan evin tek kızı sevda, bunamış büyükanne ve okula giden en küçük oğul özcan bakıma muhtaç insanlardır. ailenin eve gelen parayla kıt kanaat geçinebilmesine, yarına güvenle bakamamanın ezikliği içinde olmasına rağmen, en büyük oğul nihat bir işe girip çalışmaz. o sorumsuz boşverci, hayalci bir insandır. fazıl ve safiye dışında tüm aile bireyleri birtakım hayaller kurmakta ve onlarla avunmaktadır. hayallerle yaşamaktan dolayı yapılan ya da yapılabilecek olan hataları önlemeye çalışan fazıl, bu yüzden hemen hemen ailenin tüm bireyleriyle çatışma halindedir. hatta fazıl, bunak olduğunu bildiği halde büyükannesinin kendisini bir paşa karısı sanmasını ve sürekli olarak etrafındakilere "uşaklar" diye bağırmasına bile sinirlenir. safiye ise ocağın dağılmaması, ailenin bir arada kalabilmesi için çatışmaları gidermeye, ilişkileri yumuşatmaya çalışır. safiye, kızının sevdiği çocukla parasızlık yüzünden evlenemeyeceğini anladığında en zor günler için sakladığı bileziğini satıp parasını kızına vermeyi düşünür ve bu düşüncesini kızıyla paylaşır. bu arada yine olmayacak bir düşün peşinde koşan tarık, bir hurda otomobili alıp tamir etmeyi ve onunla çalışarak zengin olmayı tasarlamaktadır. kocasının coşkusuna ve çaresizliğine dayanamayan safiye, fazıl''ın karşı çıkmasına rağmen, bileziği, kızı yerine kocasına verir. bunun üzerine evlenebilmek için hiçbir umudu kalmadığını düşünen sevda, sevdiği çocukla kaçar. fazıl, kardeşinin kaçacağını önceden anlamasına rağmen çaresizlikten kız kardeşinin gitmesine izin verir; alınan hurdanın da bir işe yaramaması üzerine bir hayli zor günler yaşar. bu arada nihat da babasıyla birlikte çalışmaya başlar ancak yine de ucu ucuna geçinebilmektedirler. üzüntüsünden hasta olur yatağa düşen safiye''nin işlerini evin erkeklerinin üstlendiği, ama bir türlü işin içinden çıkamadıkları görülür.ev içinde düzen bozulmuştur. yeni alınan araba sürekli arıza yaptığı için para kazanamamaktadırlar. sevda''nın yokluğu da derin bir üzüntüye neden olmuştur. bu umutsuzluk tablo, perde sonuna doğru sevda''nın eve geri dönmesiyle değişir. bu dönüş işlerin iyiye gitmeye başlayacağının bir göstergesidir. hemen mutfağa giren sevda, büyük bir beceriyle işleri yapar ve annesinin hastalığının yarattığı boşluğu doldurur. evin düzeninin yeniden kurulmasını sağlar. oyun, tarık''ın çiftlik alma hayalini anlatmasıyla son bulur. 2 saat --- spoiler ---
g. kale'nin ayrılık ayıdır belki, ama 2007 'nin ocak ayı, güneşli geçmekte. öyle böyle değil, bu ocak ayı herkese "geçen sene bu zamanlarda olup bitenlerle karşılaştırıldığında" tuhaf gelmekte.
bu çok ilginç benim için, zira hayatımda ilk defa bir ay'ın mevsime bu denli uymamasından aşırı rahatsızlık duyuyorum. sanki bir şeyler olacak da, bu da işaretiymiş gibi. enseyi karartmak, içinizi karartmak değil hedefim, sadece rahatsızlık duyuyorum, bu ayda bu denli güneşli bir sabahı hiç ama hiç sevmedim.
ethika 'dan dönsün, güneş birkaç ay sonraya gitsin,biraz üşüyelim, kar yağsın, biraz görmüş geçirmişler hemen kıyamet senaryoları yazmasın.