pink floyd a ruhunu verdikden sonra kazandigi parayi genellikle acid e yatirmayi aliskanlik edinip ruhu ve beynini beraber yitiren onceleri yuce sonralari mogol olan sahis..saygi duydum her daim yaptigi islere..umarim annenin kollarinda mutlusundur.sohret yaramadi sana
bir tek sarkisi bile yeter: square room kustahligi, cocuksu naifligi, firlama zekasi, pilotlugu, muhtesem kulagi ve diger ozellikleri ile kaybina en cok uzuldugum sahislardan. doner mi acep?
syd barreti sevmezdim çünkü sahnedeyken tek akor basardi:).acid tripleriyle beraber götüremedi pink floydu.sonrada solo albümleri olmuştur.roger watersin wish you were herei syd için yazdiği söylenir.herşeye rağmen saygı,saygı,saygııı...
wouldn't you miss me onun yeni piyasaya sürülen best of albümü. bob dylan blues adlı daha önce hiç yayımlanmamış bir parça yer alıyor bu albümde. wish you were here ve shine on you crazy diamond'a ilham kaynağı olmuş bu adamı, kendi şarkıları, en emek verdiği pink floyd albümü piper at the gates of dawn ile anımsamak en iyisi. bu arada türkiye'de yayımlanan bir pink floyd kitabında, ünlü müzik yazarı şahsiyet orhan kahyaoğlu syd'in öldüğünü yazmıştı. yok tabii böyle bir şey. 2001 haziran itibariyle syd barrett hala hayatta.
adı binbir efsaneye karışmış adam. her türlü ottan çay yapabilme yeteneğine sahip bir kimse olduğu da bu söylentilerden biri. bütün gün bir tv karşısında öylece oturduğu söylendiği için the wall'da karşılaşılan pink'in ilham kaynağı olduğu da söylenir. hayatta olup olmadığı şaibeli kopuk kimse. square room'da ancak böyle bi adamdan çıkar denilesi bir eserdir. ayrıca madcap laughs ve syd barrett diye albümleri de mevcuttur.
olur da, onun hakkında girilmis entryleri okursa bigun, tiksinecek, kendinden ve bizden onu (ona diil onu) yaptıgımız sey yuzunden nefret edicek. birilerinin, onun bu kadar karsı koyusuna ragmen, bi yerlerde hala ondan bahsediyor olması acı verici
gidişi pink floyd'u pink floyd yapan adam. syd barrett'in izlerini taşıyan deneysel ve çocuksu şarkılarla pink floyd'un bugünkü imajını oluşturan tokat gibi şarkılar arasındaki farka dikkat çekmek isterim.
division belldeki poles apart isimli şarkının ilk kıtasının barrett ikinci kıtasının watersla ilgili oldupu söylenir.. gilmour, ikisinin arasındaki uçurumu anlatmış bu şarkıda. syd barrett zaten her zaman herkesten farklı olabilmiş, yada öyle görünmeyi başarabilmiş bir kişidir..
ingilterenin cambridgeinde 1946’da doğdu. roger waters ve david gilmourla beraber güzel sanatlar eğitimi aldi. uyusturucu alıyor, cılgınca bir yasam suruyomuş. en güçlü oldukları dönemde "ben esasinda ressamım" diye şaşırtırmış herkesi. grup elemanlarının sıkıcı ve heyacansız olması nedeniyle pink floyddan ayrıldıgını söyler.. ama pink floydun da barrette tahammülü kalmamıs. 22 yasındayken konsere çıkmayı reddeder. "the pipers at the gate of dawnöda (1967)" yer alan 11 şarkinin 10’u ona aittir. sonralari solo çalışmalar yaptı ama psikolojik sorunlarindan, uyusturucuya olan tutkusundan artik birakin müzik yapmayi sokağa bile çikmiyormuş.
1970lerin sonunda gilmour ve waters'in gizlice kaydedilmis bir barrett monologunu laing'e* dinlettigi ve adamin "elimden hicbir sey gelmez", dedigi soylenir. yolda karsilastigi cocuklar ve kizkardesi disinda pek kimseyle konusmuyormus. resim yaparak ve sanat tarihi okuyup yazarak oyalaniyormus. gecmisi hatirlatirlarsa cani yaniyormus. (bkz: i know where syd barrett lives)
konserde tek bi nota basan bi gitarist, "bisikletimi sana odunc vermek isterdim, ama ben de odunc aldim" gibi uchmu$ken bisuru sacma salak $arki yapan besteci, ve pink floydun neredeyse dagilma sebebi olucak olan bi muzisyen. allahtan david gilmour gibi harbi bi muzisyen geldi onun yerine, yoksa pink floyd coktan piche donmu$tu.
hit şarkılar yazmaktan ve popstar olmaktan kaçındığı için şimdi ünlü isimlerle stüdyoya girmektan uzak duruyor, belki evinde ve resim yapıyor . o, çok iyi bir kahin bence.
pink floyd'un ölene kadar sevecegi yasak aski, ebedi aski, tek aski. o kadar, o kadar, o kadar ve o kadar çok+10000000 seviyorlardi syd barret'i. bu adamin müzikal zekasinin yaninda cümle kalender ve alicenap er kisiye tas cikartacak bir muhabbeti vardi demek ki adamlar** aradan 678 sene geçmesine ragmen hala sid de sid deyip duruyorlar.
tenefuse* cikarken bile elimden birakamiyordum bu adamin hayat oykusunu. metal*** dinlerken birden terfi ettigim bu yeni kulturel formasyonu arkadaslarim tebessumle karsiliyordu tabiatiyla. hey gidi...
büyük şahsiyet, ulu insan, nice canlar kurtaran kişi ... syd barrettsiz bir hayat hakikaten düşünemem çünkü onun tekrar tekrar dinlediğimiz o çocuksu, masum, rengarenk, lewis carrollvari masalları bize aklımızdan çoktan çıkıp gitmiş eski oyunları, çocukluğumuzdan kalan resim defterlerini ve kitapları, binbir değişik rengi, gökkuşağını ve çocukluk arkadaşlarını hatırlatır ... bu yüzden büyüktür ve bob dylan ile peygamber lakabını hakeden az sayıda kişiden biridir.
syd barret (roger keith) 6 ocak 1946’da cambridge’te doğdu. 2 ağabeyi ve bir kız kardeşi var. cambridge erkek lisesinde, aynı lisede okuyan roger waters’dan iki sınıf gerideydi. oldukça konforlu yaşayan bir ingiliz orta sınıf ailesinin çocuğuydu. syd 12 yaşındayken babası öldü. her zaman sanat ve müziğe yatkın gözüktü ve erken yaşlarda müzik ve resim eğitimi almaya karar verdi. ilk enstrümanı ukele’ydi (4 telli hawai gitarı). gitar çalmayı da metodlardan ve arkadaşlarından öğrendi. ilk grubunu kurdu (geof mott ve mottoes). bu grupla partilerde ve evin çevresinde çalıyordu. sonra hollering blues isimli bir grupla birlikte çalmaya başladı. londra’ya gittiğinde 3 çocukla tanıştı. dördü daha sonra pink floyd oldular. syd müzik eğitimini camridge’te david gilmour ile birlikte yaptı. teknik okuldan sonra syd, londra’ya resim okumaya gitti, orada roger waters’la beraber oturmaya başladı. müzik ve resme ilk ilgi duyduğu andan itibaren syd, bir yandan içki, sigara ve kadınlara merak saldı. yakışıklılığı ile okulda dikkat çekiyordu ve o da bunu kullanıp bütün kızlarla birlikte olmak için her yolu deniyordu. bu arada evi de hafta sonları müzik yapar gibi yapan çocuklarla dolup taşmaya başlamıştı. işte bu sıralar tüm gençlerin yaptığı gibi syd’te uyuşturucu kullanmaya başladı. 1964 sonbaharı’nda okula başlamak üzere londra’ya geldi ve waters’la aynı eve yerleşti. bu evde daha önce oturan mason ve wright ise ayrıldılar. mason zengin ailesinin yanına döndü, wright ise evlendi. mason, waters, barret ve bob klose birlikte çalmaya başlamışlardı. en büyük destekçileri ev sahipleri leonard’dı ve bu yüzden gruba leonard’s lodgers ismini koydular. birkaç ay sonra wright gruba katıldı, grubun beyni tabi ki syd’di ve hemen hemen bütün parçaları o yazıyordu. ama grubun bir solisti yoktu ve chris dennis bu grubun solisti oldu. syd, georgialı iki yaşlı blues şarkıcısının isimlerinin baş harflerinden oluşturulacak ismin, grubun ismi olması konusunda diretiyordu. bu şarkıcıların isimleri pink anderson ve floyd council’di. böylece ortaya çıkan pink floyd ismi bir kamyonetin arkasına pembe bir boyayla yazıldı. pink floyd’un ilk kadrosunu oluşturan isimler ise syd barret (gitar), roger waters (bas), bob klose (gitar), nick mason (davul), richard wright (klavye) ve chris dennis (vokal) idi. syd’in soyut resimleri okulda ilgi gördü ama bu seferde okul syd’i doyurmamaya başladı. 1965’te bir sih tarikatı olan sant mant’a girdi, bu sadece bir yaz sürdü ve syd uyuşturucuya geri döndü.
zannımca kendi haline bırakılması, rahatsız edilmemesi gereken adam.. müziğini yapmış.. yaptığını umursamamış.. lsd kullanmış.. ne hale geldiğine umursamamış.. kendi halinde takılmak istio.. bırakalım takılsın.. her pink floyd lafı geçtiğinde "barrett dahi mi manyak mı?", "waters mı barrett mı?", "kıllı mı kılsız mı?" tartışmaları yapılması bile anısına saygısızlık gibi gelir bana.. (rahmetli olmuş müzisyen kimliğinin anısı..) bu bağlamda ingilterede evinde kendi kendine oturup kimseyle bi ilişkisi işi alışverişi olmayan bi adamı tartışmak gereksiz, ben artık müzikle ilgilenmiyorum diyen bi adamın müziğini tartışmak da anlamsız..