filmi de cekilmiştir. yonetmen king vidor, oyuncular patricia neal ve de gary cooper. kitabı kadar etkileyememiş, bir nebze hayal kirikligina yol acmistir film.
sinan çetin de bir yayınevi kurmuş ve ilk basacağı kitap bu olacakmış. konuyla ilgili haberde sinan çetin'in "solcular sıkıcı kitaplar basıyor. kitap nasıl yayınlanırmış göstereyim dedim" mealinde bir açıklaması vardı. (gazetenin yalancısıyım)
orijinal ismi "the fountainhead" olan kitap ilk kez 1943'de yayınlanmıştır. geleneksel ve standart olana karşı özgün yaratıcılık için mücadele veren genç ve tüm hırsı mükemmeli yaratmak olan bir mimar * hakkındadır. geleceği projelendiren ve kazanmaya oynayan mimarın önünde bir istinat duvari gibi örülmüş, en uygun mimari çözümleri gerektiren bir başka proje dikilmektedir. bu proje aşktır... edit: bu entry buraya çeşme kafa başlığından yönlendirilmiştir. olsun.
elimde "howard roark, yetenegi, aski ve yasami" adiyla 1996 yili basimi bulunan kitap. cevirisini de sule sencan yapmis. herhangi bir yayinevi belirtilmemis ve nesil matbaacilik tarafindan basilmis.
ayn rand' ın türkçeye pınar ismiyle çevrilen kitabı. hani bazı kitaplar vardır; biraz unutmayı, biraz da yılların değiştirdiği sizin nasıl bulacağı merakının oluşmasını bekleyerek kitaplığın en görünen kısmına koyarsınız onları. aradan yıllar geçtikten sonra tekrar elinize alıp okursunuz. ve genelde hala seviyor olduğunuzu farkedersiniz. öyle bir kitap işte bu!
hıncal uluç'un sinan çetin'le birlikte gönüllü tanıtımını üstlendiği kitap. okuyanlara tavsiyem ilk başlarda sıkılsanız da kitabı bırakmamanız zira yazar sonradan açılmış hissi veriyo insana. benim en çok aklımda kalan yerleri insana zaman zaman klasik bir eser okuduğunu düşündürten diyalogları. howard roark karakteri kannatimce de abartılmış biraz ama anlatmak istediklerini onu kullanarak anlattığından yani bi nevi yazarın tek tabancası o olduğundan normal karşılamak lazım durumu. bi de insanda feci derecede mimar olma hissi uyandırıyo... ayrıca (bkz: ayn rand)
1943 tarihli olmasına rağmen 4-5 ay önce eskişehir'de sorduğum tüm kitapçılarda
"abi dün bitti." veya "haftaya gelecek"
şeklinde yanıtlar aldığım, hatta bir kitabevi sahibinin "3 keredir okuyayım diye kendime ayırıyorum ama müşteri istiyo satıyorum ondan sonra" şeklinde yorum yaptığı, okuduğum en ilginç kitaplardan biri. (sonrasında istanbul'a dününce ideefixe'den sipariş etmiştim)
üzerinde tartışmaktan en hoşlandığım kitap olmasından ötürü, çevremdeki herkese okumasını önerdiğim, yaptığım baskılar sonucunda önerdiğim insanların yarısından fazlasının okumasını sağlamış olduğum,eskişehirde kitapçı gezmeye neden olduğum için baskının dozunu mu kaçırdım acaba diye düşünerek, sırıtmama neden olan; lakin okuyanlardan olumlu geribildirimler aldığım, ayn rand'ın olağanüstü kitabı.
çok etkileyici bir kitaptır fountainhead, bir değil birkaç kere okunması gerekir, insanın kararlı ve istekli olduktan sonra, tüm olumsuzluklara rağmen herşeyi yapabileceğini ve ideallerimizden asla vazgeçmememiz gerektiğini gösterir. kitabın en önemli kahramanı diyebileceğimiz howard roark, istediği ve inandığı binaları yapabilmek için herşeyden vazgeçebilmektedir. istediği binaları yapamadığı için aç, işsiz gezmektedir ama doğrularına aykırı şeyleri yapmayı kesinlikle kabul etmemektedir. yani idealinin bedelini bir şekilde ödemektedir. herşeyin bir bedeli vardır ve insanlar idealleri uğruna gerçekten bedel ödemek zorundadır.
anarko-kapitalist, antikolektivist manifesto. bir felsefi basyapittir. edebi niteligi yer yer vasatin uzerine cikar ancak tavana vurmaz. zaten roman boyunca yazar (bkz: ayn rand), edebi kaygidan cok felsefi kaygiyi on planda tuttugu izlenimi verir okura. bu oncelik seciminin kaybettirdigi estetik degeri ortalamanin cok uzerinde kalitedeki betimlemeleriyle telafi etme cabasi icine girerek yazar, okuru onemsiyor olmasinin acik isaretlerini verir; cabasinda basarili da olur. psikolojik tahliller etkileyici olmakla beraber, romanin bir roman icin fazla sayilabilecek nicelikteki karakterlerinden cok azi okurda yasamin icinden ciktigi dusuncesi yaratir. cogunlugu olusturan kismin her bir uyesiyse birer prototiptir. utopik kisilik yapilariyla donatilmis balmumu heykeller gibidir bircok karakter. bu durum kimi okurca bir zayif yon olarak karsilanacaksa da romanin okuma surecinde bir aksatma yaratmaz; aksine onu ilginc sekilde cazip kilar. bu noktada bir ironi vardir: rand objektivizm denen mantik altyapili dusunce mekanizmasini ogrencilerine-okurlarina benimsetme ugrasi verir 'the fountainhead' de, ne var ki bu ugrasta arac olarak mantik altyapisindan olabildigince uzak, fantastik denebilecek bir roman kurgusu ve roman karakterleriyle karsimiza cikar. bu durus kanimca rand in bilincli olarak sectigi bir durustur: okur kitlesinin azimsanamayacak paya sahip kisminin, romanin kotu, yontulmasi gereken karakterleri olarak lanse ettigi prototiplerin bir ortalamasi olacagini ongordugunden olacak, bu kitleyi kendi mantik-disi silahlariyla sarsmayi denemistir.
the fountainhead uzun bir metindir. gelin gorun ki, romanin son episodunda yer alan bir monolog, okura 788 sayfanin tumden damitilarak verildigi bir oz suyudur, esanstir. soz konusu pasaj ellsworth toohey adli karakterin bir mimara yonelik nihai hitabidir. bu hitap, yapitin vermek istedigi mesajla antagonist calisir. yazar, burada bir karsi fikre acilim getirerek okura kiyaslama yapma olanagi sunar, bu noktada kimilerince objektif bir hal takinir, kimilerince de retoriklesir. bir anlamda olmayana ererek yapitinin finalini gerceklestirir. (bkz: olmayana ergi) (bkz: ayar almamak icin fikrine zit aciklama eklemek)
roman ve rand in cizgisi genel olarak ele alindiginda, george orwell in 1984 uyle ilgili filizlenen uc soylemleri andiran sorulari duyumsamak ya da direkt savunmak soz konusu olabilir. the fountainhead tam da 1940 larin basinda, hitler nazizminin stalinist sosyalizmle kafa kafaya geldigi doneme rastlamak suretiyle bilincli ve cok amacli olarak kaleme alinmis bir bireyci seslenis midir? o, ikinci dunya savasi nda birbirini kirmak uzere hazirlanan sosyalist ve nasyonal sosyalist halklara amerikali bireyin vakit gecirmeden verdigi bir yanit midir? bu tur acilimlar elbette yuzeysel bir bakis olusturuldugunda romani konumlandirabilir. ama yazarin bicemindeki ictenlik ve sasirtici olarak soz konusu filozofun bir kadin olusu beni, 'the fountainhead' i icerdigi belli-belirsiz politik dokundurmadan ziyade asirlar sonra da tartisilabilecek ve klasiklesmeye yuz tutmus evrensel cagrisiyla ele almaya iteklemistir.
john locke, insan zihninin yasama bos bir levha olarak basladigini dile getirmekteydi. locke un gorusunu referans aldigimda, soz gelimi bir tolstoy ya da dostoyevski yapitinin bu levhada duz ve derin bir tek cizgi birakacagini soyleyebilirim. 'the fountainhead' ise duzlemi dogrusal olmayan, uzerinden gecilmis, tirtikli ve abuk subuk silik cizgilerle doldururken onceden var olan derin cizgilere de kollar, bacaklar ve birer kafa ekliyor (bkz: cinali). sag alt koseye de bir babafingo ekleyiveriyor isi bitince; howard roark imzasi gibi. kimbilir, belki de rand yapmak icin yikiyor. karamazov kardesler i felsefe ve edebiyatin insanlik tarihi boyunca gerceklestirilmis en kusursuz harmanlarindan biri olarak ela alalim: o bir kardan adamdir, govdesi muazzam beyazlikta ve puruzsuzlukteki kar kutlesinden yapilmistir. iste karamazov kardesler in edebi sigasi bu kar kutlesidir. kafaya kondurulmus iki kucuk komur parcasi ve bir havucsa onun felsefesidir: kendini hep belli eder, ama iskeleti olusturmaz. o havuctan burun gibi siklikla one cikar, 'ben buradayim' diye seslenir karamazov kardeslerde felsefe. gene de govdeye, yani edebiyata bagimlidir; anlamlanmak icin yapittaki edebi estetige, kardan yapilmis govdeye ihtiyac duyar. rand ise adamimizi havuctan ve komur parcalarindan yapmis 'the fountainhead' de. sonra havuctan yapilmis bu govdeyi iki kat karla sivamis, mukemmel de sivamaya calismis. uzaktan bakinca bir kardan adam gordugunuzu zannediyorsunuz, sahip oldugu tek havucunsa o burnu olusturan havuc oldugu yanilgisina dusuyorsunuz. ama yanina iyice yaklasip govdesine bir el attiginizda gercegi kavrayiveriyor ve dehsete kapiliyorsunuz: bu dupeduz bir havuc adam, uzeri karla kaplanmis ve icindeki havuc epey lezzetli.
ozetle, 'the fountainhead' salt felsefi metin olarak okunmasi gereken bir basyapit. aksi takdirde ondan alabilecekleriniz rand ne kadar ugrasmis olsa da, erotik sahneleri olmayan, yarim kalmis bir harlequin romanindan alacaklarinizdan oteye gitmeyecektir.
gerçek dışı, çelişkili karakterlerine ve kurgusuna rağmen; akıcı ve güzel bir kitap. ayn rand kitapta insan egosunu cok iyi analiz etmiş ve bunu karakterlerine çok iyi yansıtmış ne var ki butun olarak baktigizda karakterleri yaratırken, fikirlerini savunmak için gerçekçiliği feda ettiğini görüyorsunuz.
karakterlerinin hiç birinin geçerli bir tarihselliği olmayan, her birinin, her bir olayın ve kitaptaki her bir cümlenin okuyucuyu çok da belirgin bir yöne itelemeye kalkıştığı, yazarının yazarlık yeteneklerine kurgusuna, bütünlüğüne ve akıcılığına hayran kaldığım ama savunduklarıyla ve bana anlatmaktan öte (hatta biraz sinsice) inandırmaya çalıştıklarına temelinden kökünden karşı çıktığım ve fakat okumaktan büyük keyif aldığım roman. aynı zamanda hem felsefi hem de psikolojik açıdan üzerine uzun uzun sohbetler etmek istediğim bu sohbetlerin de kişinin kendi bireyciliği ve bireyselciliği açısından önemli açılımlara yelken açacağına inandığım da bir roman. okunması gereken bir roman. ama tuzağına düşülmemesi gereken de bir roman.
"bencil kişi salt anlamda bakıldığında kendine başkalarını feda eden kişi değildir.başkalarını herhangi bir şekilde kullanma ihtiyacının üstüne çıkmış kişidir."
mimarsanız, bir şey anlamayacaksınız. çünkü mesele mimarinin anlatılması değil. ayn rand, mimariden beslenerek amerika'yı kurtarıyor, kollektivizmi yerden yere vuruyor. belki de asıl hedefi sosyalizm, hatta komünizm. kuvvetle muhtemel, açık açık diyemediği için, ölümden korktuğu için kollektivizmin dünyanın her yerinde küçümsenen, boş ideolojik açıklarına yüklenmeyi tercih etmiş.
karakterlerin oturmadığı, bir kişinin doyurulan egosuyla kendisini özdeş sayan boş okuyucunun da "vayy be, ne kitapmış" dediği bir kitap the fountainhead. su başını amerika tutmuş, kime isterse ona içiriyor.
god knows i’ve tried to bridge the gap i’ve tried to be me and time after time i’ve lied just to say the things you wanted to hear look, look what i’ve done, look what i do i’m starting to pull myself through
hell could feasibly freeze, but in your eyes i’ll always be the fountainhead, the boy whose thoughts keep running away and you know i’m right
wasn’t it you who said that when looking to open the eyes in my head and now i can see from your mistakes you’re as blind as me god knows i’ve tried, god knows i try to be something more than i am
hell could feasibly freeze, but in your eyes i’ll always be the fountainhead, the boy whose thoughts keep running away and you know i’m right
what can i say about being a fount? it’s a game that we play it goes round and around i shall stick to the rules but i won’t suffer fools and i won’t lose the plot and i won’t lose my cool
can’t you see what i’ve done, can’t you see what i do it’s not really unique and it’s hopelessly crude but these are my decisions, these are my mistakes and i’ll fall down again if that’s what it takes