ways of seeing *


orijinal ekşi sözlük görünümüne dönmek isteyenler için tarkan'dan geliyor:
başlık içinde ara
 fb  ie8  ws 
no kitty!
  1. türkçeye yurdanur salman tarafından görme biçimleri olarak çevrilmiş bir john berger kitabıdır. bbc'de yayınlanan "görme biçimleri" adlı dizi konuşmalardan yola çıkılmıştır.
    (purplehaze, 06.03.2002 22:57 ~ 23:02)
  2. (bkz: john berger)
    (seessa, 21.02.2003 18:22)
  3. kadin-erkek arasindaki farklarin bazilarini cok guzel bir sekilde aciklamis olan kitap. icerdigi resimlerin cogu kadin portresidir, nudur. guzel sanatlar fakultelerinde okutulan bir ders kitabiymis ayrica.
    (seessa, 12.03.2003 17:30 ~ 09.02.2004 15:33)
  4. en yakin arkadasi "believing is seeing"dir.
    (penguen, 18.08.2003 17:33)
  5. türkçe çevirisi iyi olmayan kitap.

    daha güzel bir çeviri yapılır mıydı bilmiyorum ama cümlelerin vurguları falan hep kaymıştı. zor olmasın diye ingilizcesi yerine türkçesini tercih edeceklere uyarı: türkçesinde ne demek istediğini, ya da dedikleriyle nereye varmaya çalıştığını anlamak için ekstra ekstra dikkat sarf etmeniz gerekiyor. ona göre.
    (kahverengibotlutirtil, 25.12.2003 14:17)
  6. gördüklerimizi nasıl algıladığımızı açıklamaya çalışır bu kitap, "man act women appear" şeklinde bir algılayış vardır der (bak bunu türkçeye çeviremedim, çevirisinin kötü olması doğal, ehehe) örneğin bir adamı bağırıp çağırırken, abartılı jestler yaparken gördüğümüzde gerçekten kızgın olduğunu ve bunun doğal bir reaksiyon olduğunu düşünürüz ancak aynısını bir kadın yaptığında kızgın olduğunun anlaşılması için sesini bilinçli bir şekilde yükselttiğini ve abartılı davrandığı izlemine kapılırız gibi bir açıklaması vardır bunun. kadınların edilgen olarak algılandığını savunan ve çünkü, belki de, öyle olduklarına kanaat getiren bir gender yorumu var bunun ardında. yenilip yutulması kolay olmasa da doğruluk payı var gibi, cinsiyetlere toplumda öğretilen roller sahiden de az çok bu yönde.
    (indiegirl, 08.02.2004 03:51)
  7. bircok kisi tarafindan kücümsenen john berger kitabı. genellikle "bunlari ben de biliyorum zaten" diye yorumlanir. düsüncelerini savunmak ve hakli cikarmak icin sacma teoriler atsa da ortaya tarafimca sevilir sayilir. ozellikle ciplaklik ve nu arasindaki farklar guzel yorumlanmistir.
    (sansoley, 19.05.2004 16:26)
  8. ingilizcesini de okumuş biri olarak türkçe çevirisi de gayet yerinde bence. sadece görsellik temelli denemeleri male gaze ve voyeurism konusunda insana baya fikir verir durumda.okunması gereken başarılı bir kitap.
    (le upreux, 14.06.2004 12:53)
  9. insana farklı bakabileceği ne çok şey olduğunu gösteren, etrafındaki bakışlardaki ve kendi gözlerindeki pek çok şeyi fark etmesini sağlayan güzel bir john berger kitabı. ne yazık ki metis çevirisi çok başarısızdır.
    sonundaki "to be continued by the reader..." cümlesi kitabın amacını ve etkisini gösterir. gerçekten de okurun okuduktan sonraki bakışları kitabın devamı olacaktır artık.
    (pati, 07.07.2004 15:55 ~ 15:57)
  10. içindeki son resimin pek bi manidar olduğunu düşündüğüm bir john berger ve arkadaşları kitabı.
    (yesiltas, 09.07.2004 13:12 ~ 13:16)
  11. (bkz: o ana adanmış)
    (le upreux, 05.08.2004 01:59)
  12. 17. yüzyil resim sanati ile günümüz sanat dallarini tekelinde bulunduran reklamcilik sektörü arasindaki iliskileri gözler önüne serer kitaptir. "bu kitabi tamamlamayi okurun kendisine birakiyoruz.." sözleriyle noktalanir. kitabin da altini çizdigi üzere reklamciligin "rönesans sonrasi sanatin günümüze uzanmis hali degil, o sanat türünün can çekismesi" oldugu düsünülürse kitap, felaketler yüzyilinda dünyada dogal, ekonomik ve siyasi tüm dengelerin birbirine girmesiyle tüketim toplumunun çöküsü ve mütemadiyen "bunu al, parani buna yatir, bunu giy, bunu kullan" telkinleriyle taciz ve haps edilmis suurlarin azad edilmesi ile tamamlanacaktir diye umuyorum.
    (bkz: mutlu son)
    (magdalena, 01.01.2005 18:16)
  13. okunduktan sonra "sanat anlayışı" nı epey bir değiştiren, beyin kanallarının açılmasına yarayan kitap. türkçe çevirisi pek başarılı olmadığından, orjinal diliyle okunulmasının vatana millete daha hayırlı olacağı da ayrı bir dipnottur. muhteşem sanat diye tepelere çıkarılan portre resimlerinin asıl amacından, onun fotoğrafla ve fotoğrafla portrelerin yeniden üretim ilişkisine dek giden 7 denemeden oluşan kitap. kitabı okuduktan sonra louvre'a gidip trilyonluk yağlı boyalara kıçınızı açabilirsiniz, aman!
    (zenizedi, 06.05.2005 07:23 ~ 07.05.2005 03:49)
  14. görme biçimleri' nde john berger, kadınlar ve erkekler üzerine yaradılışsal, toplumsal, davranışsal betimlemeler ve birbirini tamamlayan zıtlıklar buluyor. bu öznellikler hakkında, pek çok birey farklı perspektiflerden bakıyor olabilir. lakin yazarınıza kadınların ve de tabi ki erkeklerin içsel simyası üzerine muktesebat dolu gelen bu konsept, farklı bir bakış açısından görebilmek için gereklidir. -tabi ki anlayana-

    buyurunuz, buradan (y)akınız;

    "bugün artık irdelenmeye başlayan ama hiçbir çözüme ulaşmamış olan uygulama ve törelere göre kadının toplum içindeki varlığı erkeğinkinden çok başkadır. erkeğin varlığı kendinde saklı yetkelililk umuduna bağlıdır. bu, büyük ve inanılır bir umutsa erkeğin varlığı çarpıcı olur. küçük ve inanılmaz bir umutsa erkeğin varlığı da önemsizleşir. bu yetkelilik umudu ahlaksal, bedensel, yaradılışa göre değişen, parasal, toplumsal ya da cinsel bir umut olabilir. neyse ki yetkelilik umudunun yöneldiği nesne her zaman erkeğin dışındadır. bir erkeğin varlığı o erkeğin yapabileceklerini, sizin için yapabileceklerini gösterir. üretilebilir bir varlıktır onun varlığı, çünkü erkek gerçekte yapamayacağı şeyleri yapabilecek yetkedeymiş gibi davranır. bu yalancı davranış her zaman onun başkaları üzerinde etkili olmak için kullandığı bie yetkeye yönelmiştir.

    bunun tersine bir kadının varlığıysa, onun kendine karşı olan tutumunu gösterir; o kadına karşı nelerin yapılıp nelerin yapılamayacağını belirler. kadının varlığı hareketlerinde, sesinde, fikirlerinde, yüz ifadelerinde, giysilerinde, seçtiği çevrelerde, zevklerinde ortaya çıkar. gerçekten de kadın kendi varlığına katkıda bulunmayan hiçbir şey yapmaz. varlığı, kadının kişiliğiyle öylesine içiçedir ki erkekler bunu bedenden çıkan bir tütsü, bir koku, bir sıcaklık olarak algılarlar.

    kadın olarak doğmak, erkeklerin mülkiyetinde olan özel çevrelenmiş bir yerlerde doğmak demektir. kadınların toplumsal kişilikleri, böylesine sınırlı, böylesine koşullandırılmış bir yerde yaşayabilme ustalıklarından dolayı gelişmiştir. ne var ki bu, kadının öz varlığının ikiye bölünmesi pahasına olmuştur. kadın hiç durmadan kendisini seyretmek zorundadır. hemen hemen her zaman kendi imgesiyle birlikte dolaşır. bir odada yürürken ya da babasının ölüsünün başucunda ağlarken bile ister istemez kendisini yürürken ya da ağlarken görür. çocukluğunun ilk yıllarından başlayarak hep kendi kendisini gözlemesi, bunun gerekli olduğu öğretilmiştir ona.

    böylece kadın içindeki gözleyen ve gözlenen kişilikleri, kadın olarak onun kimliğini oluşturan ama birbirlerinden ayrı iki öge olarak görmeye başlar.

    kadın, olduğu ve yaptığı herşeyi gözlemek zorundadır. erkeklere nasıl göründüğü, onun yaşamında başarı sayılan şey açısından son derece önemlidir. kendi varlığını algılayışı, kendisi olarak bir başkası tarafından beğenilme duygusuyla tamamlanır.

    erkekler kadınlara karşı belli bir tutum edinmeden önce onları gözlerler. bu yüzden bir kadının bir erkeğe görünüşü, kendisine nasıl davranılacağını da belirler. bu süreci bir ölçüde denetleyebilmek için kadın bunu kabul etmeli ve benimsemelidir. kadın benliğinin gözleyici yanı, gözlenen yanını öylesine etkiler ki sonunda tüm benliğiyle başkalarından nasıl bir tutum beklediğini gösterir. böylece kadının, bir eşi daha bulunmayan ve kendi kendini etkileme süreci onun kişiliğini oluşturur. her kadının varlığı, kendi içinde nelere "izin verilip nelere verilemeyeceğini" düzenler. eylemlerinin her biri -amacı ya da dürtüsü ne olursa olsun- o kadının kendisine nasıl davranılmasını istediğini gösteren birer simgedir. bir kadın tutup bardağı yere atarsa bu o kadının kızgınlığını nasıl ele aldığını, bu yüzden başkalarından nasıl bir davranış beklediğini gösterir. erkek aynı şeyi yaparsa bu, yalnızca onun öfkesini dışa vurmasıdır. kadın güzel bir fıkra anlatırsa bu, onun kendi içindeki fıkracıya nasıl davrandığını, elbette fıkracı bir kadın olarak başkalarından ne beklediğini gösteren bir örnektir. fıkra anlatmak için fıkra anlatmak ancak erkeğin yapabileceği bir şeydir.

    bunu şöyle yalınlaştırabiliriz. erkekler "davrandıkları" gibi, kadınlar "göründükleri" gibidirler. erkekler kadınları seyrederler. kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler. bu durum, yalnız erkeklerle kadınlar arasındaki ilişki için değil, kadınların kendileriyle ilişkilerini de belirler.

    kadının içindeki gözlemci erkek, gözlenense kadındır.

    böylece kadın kendisini bir nesneye -özellikle görsel bir nesneye- seyirlik bir şeye dönüştürmüş olur."
    (m0ruzak, 22.06.2005 20:49 ~ 27.01.2006 18:45)
  15. john berger okumasının ilk kitabıdır. görme'nin, onun nasıl kurulduğunun arkeolojisi/tarihi ve tarifini ders anlatır gibi -ki öyle- aktarır.

    hani, reklam ağzıyla;

    "kitabı okuduktan sonra eskisi gibi görmeyeceksiniz."*
    "görüş açınızı değiştirecek bir kitap." *
    "bu kitapla göreceksiniz." *

    görme biçiminizi değiştirdikten hemen sonra romana dair algınızı da değitirmek için şuraya bir bkz; düğüne.
    (laylaylom, 27.09.2005 05:33 ~ 05:35)
  16. "reklamcılık rönesans resminin can çekişmesidir" gibi iddialı yorumları da içinde barındıran, basit görünen, bir ağır kitap. bir yerinde van gogh'un bir mısır tarlasını resmettiği tablosu, arka arkaya iki sayfada veriliyor mesela. ön sayfada altına hiçbir şey yazmamış, arka sayfada ise resmin altına el yazısıyla "bu van gogh'un kendini öldürmeden önce yaptığı son resimdir" demiş, buyrun buradan yakın diye ilave etmiş. diyebiliriz ki, john abi de minübüs edebiyatımızın efsanevi repliklerinden birine paralel bir iş yapmış; efendiler "gözler, gören gözleri özler" demiş, "eyvallah abi!" diyoruz biz de, böyle ağır kitaba böyle saçma bir entry yazmış olmanın utancıyla.
    (ama arkadaslar iyidir, 18.01.2006 20:52 ~ 22:34)
  17. sevgilimin teorik birikimi karşısında toplu halde alıp, edebiyattan başımı kaldıramadığım için bir türlü okuyamadığım, akademik arkadaşları arasında mahçup olmak istemeyen günümüz entelektüelinin başucu kitaplarından biri. sonra ne mi oldu? her şeyi bilen adamla evlendik, şimdi bir zamanlar onun karşısında ezilmemek için almış olduğum kitabı öğrencilerine okutuyor. ben de üçüncü gözü şaşı ruhani bir zevce olarak bana kaderimin bir oyunu mu bu diye koro yapıyorum.
    (mental, 18.01.2006 21:13 ~ 21:16)
  18. üniversite öğrencisi el kitabı. paylaşımlarda sıkıştıkça "berger'in görme biçimleri'ni okumalısın. sen bunlarla uğraşmayacak bir tipsin" söylemleriyle karşınıza dikilirler*. metis yayınlar tarafından basılmış kötü çevirisinden alıntı*

    "görme konuşmadan önce gelmiştir. çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir.
    ne var ki başka bir anlamda da görme sözcüklerden önce gelmiştir. bizi çevreleyen dünyada kendi yerimizi görerek buluruz. bu dünyayı sözcüklerle anlatırız ama sözcükler dünyayla çevrelenmiş olmamızı hiçbir zaman değiştiremez. her akşam güneşin batışını görürüz. dünyanın güneşe arkasını dönmekte olduğunu biliriz. ne var ki bu bilgi, bu açıklama gördüklerimize uymaz hiçbir zaman. gerçeküstücü ressam magritte düşlerin anahtarı adlı resminde sözcüklerle görülen nesneler arasında her zaman var olan bu uçurumu yorumlamıştır.
    düşündüklerimiz ya da inandıklarımız nesneleri görüşümüzü etkiler. insanların cehennem'in gerçekten var olduğuna inandıkları ortaçağda ateşin bugünkünden çok değişik bir anlamı vardı kuşkusuz. gene de onlardaki bu cehennem kavramı –yanıkların verdiği acıdan olduğu ölçüde– ateşi her şeyi yutan, kül eden bir şey olarak görmelerinden doğmuştur.
    seven birisi için sevgiliyi görmenin hiçbir sözcük ya da kucaklayışla karşılaştırılamayacak bir bütünlüğü vardır; bu bütünlük, geçici olarak, ancak sevişmeyle sağlanabilir.
    gene de sözcüklerden önce gelen ve sözcüklerle tam olarak anlatılamayan görme, uyarıcılara karşı mekanik bir tepkide bulunup bulunmama sorunu değildir. (görme eylemi, ancak gözün retinasını ilgilendiren sürecin küçük bir bölümünü alırsak böyle tanımlanabilir.) yalnızca baktığımız şeyleri görürüz. bakmak bir seçme edimidir. bu edimin sonucu olarak gördüğümüz nesne –her zaman elimizle dokunabileceğimiz bir nesne anlamında olmasa da– ulaşabileceğimiz bir alana getirilmiş olur. insanın bir şeye dokunması demek, kendisini o şeyle ilişkili bir duruma sokması demektir. (gözlerinizi kapayın, odada dolaşın, dokunma duygusunun durağan, sınırlı bir görme biçimine dönüştüğüne dikkat edin.) tek bir nesneye değil, nesnelerle aramızdaki ilişkilere bakarız her zaman. görüşümüz sürekli olarak canlıdır, hareketlidir; her şeyi çevresindeki bir çember içinde tutar; bulunduğumuz durumda bizim için orada var olabilecek her şeyi gösterir bize."

    ....

    "eskiden kalan kutsal miras ya da metinlerin hiçbiri o zamanlarda yaşayan insanların dünyasının, imgeler ölçüsünde doğrudan kanıtları değildir. bu bakımdan imgeler, edebiyattan daha kesin, daha zengindir. bu, sanatı yalnızca geleneksel bir kanıt gibi görerek onun anlatımcı ya da imgelemci niteliğini yadsımak anlamına gelmez. yapıt ne denli imgelem yüklü olursa biz de sanatçının görünenleri algılayışına o denli derinden katılırız.
    şu da var ki imge sanat yapıtında verildiği zaman insanların ona bakışı sanat konusunda edindikleri varsayımlar dizisinin etkisinden kurtulamaz. bu varsayımlar şunlarla ilgilidir:
    güzellik
    gerek
    deha
    uygarlık
    biçim
    toplumsal konum
    beğeni vb.
    bu varsayımların çoğu bugünkü durumuyla artık dünyaya uymuyor. (bugünkü durumuyla dünya salt nesnel bir gerçeklik değildir; buna bilinçlilik de katılmıştır.) günümüze tam olarak uymamalarının dışında bu varsayımlar geçmişe de gölge düşürürler. geçmiş hiçbir zaman olduğu yerde durup yeniden keşfedilmeyi, aynıyla, olduğu gibi tanınmayı beklemez. tarih her zaman belli bir şimdi'yle onun geçmişi arasındaki ilişkiyi kurar. demek ki şimdi'den korkmak eskiyi bulandırmaya yol açıyor. geçmiş içinde yaşanacak bir şey değildir. eyleme geçerken içinden bir şeyler çekip çıkarttığımız bir sonuçlar kuyusudur. geçmişin kültürel açıdan bulandırılması iki katlı bir kayıba yol açar. önce sanat yapıtları gereğinden çok eskilere itilmiş olur. sonra geçmişten bize eylem olarak tamamlanması gereken daha az sonuç kalmış olur."

    (bkz: görünüre dair küçük bir teoriye doğru adımlar)
    (sikilgan portakal, 27.01.2006 13:14 ~ 13:17)
  19. gunumuzun reklamlari, erotik, pornografik imajlariyla, gecmisin degerli tablolarini kiyaslayan, kadinin obje olusu, bakisin erilligi, toplumsal cinsiyet kazandirdigi/kaybettirdigi rolleri ve bunun hayat yansimalarini felsefi orneklerle betimleyen, bbc televizyonunun hazirladigi john berger eseri.
    kadin calismlari ve film, sanat elestirmenligi konusunda onemli bir kaynak olup, sasirtici savlar ileri surmektedir.

    ozellikle kadinin ataerkil dunyada kendini nasil nesneye donusturebildigini vurgulayisini vurgulayan fazla wildeci bir cumleyle:
    "erkekler davrandiklari gibi, kadinlarsa gorundukleri gibidirler. erkek kadini seyreder, kadinlarsa seyredilislerini seyrederler...
    kadinin icinde gozlemci erkek, gozlenense kadindir. boylece kadin kendisini bir nesneye, seyirlik bir seye donusturur."

    akillardaki soru isaretine yanit arar: "neden kadinlar kadin imajinin kullanildigi reklamlari, resimleri sever?"

    kadinlarin her davranislarini kontrollu, bir seyleri disavurmak, vurgulamak istecesine gerceklestirdigi ve sirf bu nedenle basit bir fikrayi
    bile turlu alt anlamlarini cikartmak icin, kendi arzusunu ifade etmek icin anlatma yoluna gittigi gorusunu ortaya atar berger.
    sadece fikra anlatmak icin fikra anlatmak erkegin isidir der.
    gunumuzde artik pek cok kadinin curuttugu, gecmisteki kadinlarin kadinligina atifta bulunabilecek bir sozdur bu.

    neticede gorsel okumalar konusunda cok sey kazandiran, tekrar tekrar ele almayi, incelemeyi gerektiren bir eserdir.
    (bree, 18.04.2006 09:09)
  20. daha az freudyen sosla derdini daha iyi anlatacak kitapmış.

    yüksek sanat hakkındaki doğruları, öfkeye kurban gitmezdi o zaman.
    (writer, 02.09.2007 16:35)
  21. natür-mort yerine ölü-doğa kullanımına alıştıktan sonra okuması pek sorun olmayan eser. çevirinin bu ve benzer problemleri var evet. yine de; söylenildiği gibi "görmek, konuşmaktan önce gelir" ve zaten bunu anlatacak bir kitabın, bunu dilin faydalı olanaklarına ihtiyaç duymadan da yapabileceğini ispatlaması pek de gereksiz bir iş sayılmaz. o yüzden çevirideki problem, bir bakıma anlamlı bir hata olmuş, onu belirtmek gerek.

    şimdi bu kitap hakkında ne söylesek, okuyucunun kitabı görme biçimini bir miktar değiştireceğiz - ya da fazla önemsiyoruz kitabı yahut kendimizi- ama gerçekten nefis bir eser olduğunu da söylemeden geçmemeli. en azından daha önce görmediğiniz birkaç resmi görmenizi sağlaması açısından bile işe yarar, en azından benim için öyle oldu; buyrun bu da ufak bir spoiler olsun http://en.wikipedia.org/...ns_holbein_the_younger.jpg

    reklam meselesinde anlattıkları ise ayrıca ilgiyi gerektiriyor . reklamlarla eski sanat eserleri arasındaki benzerlikleri ortaya koyan kısım oldukça eğlenceli. asıl vurucu olan ise reklamın temel dinamiğinin kıskançlık olduğunu belirtmesi. burada gevezeliği bırakıp bayıldığım bir kısmı alıntılamak istiyorum ; "reklam imgesi alıcıdan aslında onun kendisine karşı duyduğu sevgiyi çalar; sonra da bu sevgiyi ona, alacağı ürünün fiyatına yeniden satar".
    (jack in the box, 23.04.2009 01:17)
  22. 19 senelik eğitim öğretim hayatımda çizmediğim kadar alt çizdim bu resimleri çıkarsan 40 bilemedin 50 sayfa gelecek kitabı okurkene. adam bildiğin yazmış yaau. çevirmenin kendi evinde ürettiği 'yetke' gibi kelimeler, abuk sabuk hatalar sinek vızıltısı gibi gelebildi en fazla. bunun yanında, içerden gelen televizyon sesi, rahatsız bünyenin rahatsız boynunun dert ortağı rahatsız yastığım, zaman zaman yaylansa mı yaylanmasa mı şaşıran yatağım, her otobüste mütemadiyen yanıma oturan, teklide oturuyosam yanımda ayakta duran kokulu sakız, ani frenler vs. de diğer bi sürü kitapta, gastede olanın aksine sürekli rahatsız etmek yerine nadiren uyuz edince anladım ki okuduğun her ne ise iyi mi kötü mü okumaya değer mi değmez mi bu tip şeyleri işaret, emare kabul ederek anlayabilirsin arkadaş. yani elinde çuvaldız elalemin kokulu sakızına dalmazdan evvel, elindeki neşriyata iğneyle bi cengetcen her daim. o kadar şey yetmiyomuş gibi bi de bunu öğretti.
    (eugenick, 20.11.2009 02:46 ~ 04:00)
  23. "... görme biçimleri (ways of seeing), john berger ile yapılan bbc televizyon dizisinden, john berger, sven blomberg, chris fox, michael dibb ve richard hollis tarafından hazırlanan, gerek düzenlemesi gerekse anlatımıyla farklı bir bakış açısı olan daha ilk sayfasında yerleşik görme biçimlerimizi sallamaya başlayan bir kitap.

    yazarın anlatımıyla özetlersek kitap yedi denemeden oluşmuştur. denemelerin dördünde hem sözcükler hem de imgeler, üçünde yalnız imgeler kullanılmıştır. yalnız resimlerden oluşan bu denemeler, yazılı denemeler gibi seyirci-okurun kafasında soru uyandırmak amacıyla hazırlanmıştır. resimli denemelerde yayınlanan imgeler üzerine bazen hiçbir bilgi verilmemiştir. yazara göre bu tür bilgiler dikkati, anlatılmak istenen şeyden başka yere kaydırabilir. bu denemelerde konunun belli yanları dışında başka hiçbir şey üzerinde durulmamıştır. yalnızca konunun çağdaş tarihsel bilinçlenmeyle aydınlığa çıkan yanları üzerinde durulmuştur. amaç bir sorular süreci başlatmak olmuştur.

    yazarın amaçladığı bu süreç benim için ilk tümceyle başlıyor. "görme konuşmadan önce gelmiştir. çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir." görmenin konuşmadan önce geldiği kabul edilebilir bir olgudur. ancak üzerinde düşünülmesi gereken bir olgudur bu. ana rahmindeki son üç ayında, belirgin sesleri duyabilen ve tepki verebilen bebeklerin herhangi bir şeyi gördükleri ve bu görüntüyle sesleri bağdaştırdıkları söylenemez. onlar için içinde yüzdükleri karanlıkta sadece duyabildikleri o sesler vardır. dil gelişiminin de bu dönemde başladığı kabul ediliyor. bebekler daha dünyaya gelmeden ana dillerinin seslerine, vurgularına ve hatta kurallarına tanışıklık geliştiriyorlar. dil öncesi gelişimin ilk evresi, ağlamadır. ağlama, bebeğin dış dünyayla kurduğu ilk iletişim ve kendini ifade etme biçimidir. duymaya ve sese dayanır.

    duyma, görmeden önce gelir ve konuşmayı doğurur. gördüğümüz her şeyin, bir sözcük olarak karşılığı vardır. bu sözcükler her dilde ayrı bir ses sıralaması içerse de sonuçta baktığımız objeyi, görmemizi sağlayan araçlardır. toprağa dikili duran, kalın "kahverengi" gövdesi, dalları ve "yeşil" yaprakları olan bir objeye baktığımızda "ağaç"ı görürüz.

    yazara göre, sözcüklerden önce gelen ve sözcüklerle tam olarak anlatılamayan görme, uyarıcılara karşı mekanik bir tepkide bulunup bulunmama sorunu değildir, yalnızca baktığımız şeyleri "görme"dir ve bu da bir seçme edimidir. ayrıca yine yazara göre, düşündüklerimiz ve inandıklarımız, nesneleri görüşümüzü etkiler. baktığımız şeyleri görmemizin ya da ne gördüğümüzü algılamamızın temelinde, bence "dil" çok önemli bir yapı taşıdır.

    görüşün iki yanlılığının, konuşmanın iki yanlılığından daha baskın olduğunu savlayan yazar, "sizin her şeyi nasıl gördüğünüzü benzetmeyle ya da doğrudan açıklama çabanızla, onun her şeyi nasıl gördüğünü anlama çabanızdır" derken, karşılıklı konuşmanın, bu görme-görülme işlemini dile getirme çabası olduğunu örnekliyor. bu tanımlamaya katılmakla birlikte, yine de özellikle bebeklikten başlayarak çocuklara, neyi nasıl göreceklerini, doğrudan veya dolaylı yollarla anlatırken yaptığımız baskın ve tek yanlı bombardımanı gözden kaçırmamamız gerektiğini düşünüyorum.

    yazara göre "imge" yeniden üretilmiş bir görünümdür ve her imgede bir görme biçimi yatar. ancak bizim bir imgeyi algılayışımız ya da değerlendirişimiz aynı zamanda görme biçimimize de bağlıdır. imgeyi yaratan kendi görme biçimiyle o imgeyi yaratır ve biz de o imgeye kendi görme biçimimizle bakarız. perspektif geleneğiyle yaratılan imgelerde, her şey bakan kişinin görüş açısına göre düzenlenir ve bakan kişiye dünyanın merkezi olduğu hissini uyandırır. fotoğraf makinesinin bulunması, aslında böyle bir merkez olmadığını ortaya çıkarır ve insanın görüşünü değiştirir. resme yansıyan bu görüş, izlenimciler ve kübistler tarafından uygulanır.

    fotoğraf makinesinin bir başka getirisi, bir zamanlar tek olan imgeleri çoğaltması ve bunun sonucu olarak resmin anlamını değiştirmesi hatta bu anlamı çoğaltması olur. kitapta verilen örnek bu anlam çoğalmasını çok güzel açıklıyor. bir resmin, televizyon camında görülmesiyle resmin, girdiği değişik ortamların anlamına kendi anlamını katması ve bulunduğu her ortamda farklı algılanabilir olması, resmin anlamını çoğaltmıştır. ancak yine de asıl imgenin tekliği değişmez bir olgudur sadece bu "tek"liğin anlamı değişmiştir. artık insanları etkileyen şey resimdeki imgenin gösterdikleri değil, ne olduğudur.
    bu "ne olduğu" sorusu bir değerlendirme, bir tür tartıya vurma içerir ve yazarın bu konudaki görüşleri çarpıcıdır. yazara göre, asıl imgenin tek olması onu değeri az bulunurluğuna bağlı bir obje haline getirir. sanat objesi "sanat yapıtı" olur ve tümüyle yapay bir dinsellik havasına sarılır. kutsal kalıtlarmış gibi tartışılır ve bizlere de öyle sunulur. bu sunuş, imgenin taşıdığı anlamı gölgeler ve resmin etkileyici, gizemli oluşu, satış değerinden kaynaklanır. bu gizem ve kutsallık yüklemesi, resme, fotoğraf makinesinin bulunmasıyla yitirdiğini kazandırmış, onu yeniden eşsiz kılmıştır.

    yazar bence kitabında yer yer çok katı bir yaklaşımla açıkladığı bu görüşünü ".... duvara asılan bir yeniden canlandırma, özgün resimle karşılaştırılamaz" diyerek yumuşatır. çünkü özgün resimde sessizlik ve dinginlik asıl malzemenin, boyanın içine sinmiştir. yazar birinci denemeyi, görsel sanatların her zaman belli bir koruyucu kabuk içinde var oldukları saptamasını yaparak bitiriyor. önceleri kutsal olan bu kabuk, daha sonra toplumsal bir koruyuculuğa dönüşüyor ve günümüzde yeniden canlandırma araçlarıyla, görsel sanatlar artık kabuklarından kurtuluyorlar. yaşama karışıyorlar ve kendi başlarına hiç bir etkileyici güçleri kalmıyor. giden bu gücün yerine, artık bir imgeler dili oluşuyor. önemli olan da bu dili kimin ne amaçla kullanacağı oluyor.

    kitabın en çarpıcı bölümlerinden biri yazarın avrupa yağlıboya resminde kadın motifini irdelediği üçüncü denemesi. yazar resimlerde kadının sadece seyirlik objeler olarak görülüp değerlendirildiğini ve bu yapılırken de geçerli olan ölçü ve töreler olduğunu savlıyor. çıplaklık ve nü tanımlamaları yaparken, çıplak olmak insanın kendisi olmasıdır diyor ve başkalarına çıplak görünmenin ise, nü olduğunu anlatıyor. yazara göre, çıplak vücudun nü olabilmesi için bir nesne olarak görülmesi gerekiyor. nü olmak bir tür giyinikliktir ve seyredilmek üzere ortaya konmuştur. resimlerde asıl kahramanın görülmediğini, bu kişinin erkek olarak kabul edilip, resmi seyredenler olduğu savlanıyor. bazı resimlerde görülen erkek motiflerini ise, kadının ilgisinin o erkeğin üzerinde olmadığını, aksine kadının tüm dikkatinin resmin önündeki erkeğe odaklandığını söyleyerek açıklıyor.

    avrupa resim geleneğinde bütün bunların dışında kalan nüler olduğunu kabul ediyor, ancak onlara aslında nü bile denemeyeceğini çünkü onların, bu sanat biçiminin kurallarını yıktıklarını belirtiyor. ressamın kadını kişisel olarak görüşünün çok güçlü olduğunu ve seyirciye yer bırakılmadığını açıklayarak bu görüşünü destekliyor. ayrıca, böyle bir bakış açısının kadını nüleştirmediğini, seyredilmek üzere yapıldığı izlenimi uyandırmadığını ve bu tür resimlerin de sayıca az olduklarını söylüyor.

    avrupa resim sanatındaki bu yorumlayışın etkilerinin, günümüz kadınının bilincine şekil verdiğini, nü sanatında ressamların ve resmi satın alanların erkek olmasının da bu şekillenmenin temeli olduğunu savlıyor. kadınları görme biçiminin günümüzde de değişmediğini, bunun nedeninin, kadındaki farklılıklardan kaynaklanmadığını, aslında yine seyircinin erkek olarak görülüp kabul edilmesinden geçtiğini anlatıyor.

    yazarın avrupa nü resmine bakarken ne "gördüğü", onun "düşünce ve inandıkları"ndan yola çıkarak şekilleniyor bence. bu denemenin başında, erkek ve kadın hakkında getirdiği tanımlamalar, yazarın düşünce ve inançları konusunda oldukça kesin bir fikir veriyor.

    yazara göre bir erkeğin varlığı sizin için yapabileceklerini gösteriyor. bunun tersine bir kadının varlığıysa, onun kendine karşı olan tutumunu gösteriyor. kadın olarak doğmak, erkeklerin mülkiyetinde olan özel, çevrelenmiş bir yerde doğmak oluyor ve bu nedenden kadınlar hiç durmadan kendilerini seyretmek zorunda kalıyorlar. kendi imgeleri ile dolaşmaya başlayan kadınlar, içlerinde gelişen, gözleyen ve gözlenen kişiliklere sahip oluyorlar ve kimliklerini oluşturan bu kişilikleri, birbirinden ayrı iki öge olarak görüyorlar.
    sonuç olarak yazara göre erkekler davrandıkları gibi kadınlarsa göründükleri gibidirler. erkekler kadınları seyrederler kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler.

    yazarın erkek ve kadına bakışı böyle olunca da nülere baktığında ne "gördüğü" bence normal çıkarımlar oluyor. ancak bu çıkarımlara katılmakla birlikte, benim eleştirilerim yazarın bu kesin ifadelerle tanımlamaya çalıştığı erkek ve kadın olgusunda düğümleniyor. erkek ve kadına biçilen roller ve üzerlerine yapıştırılan tanımlar, aslında dinsel bakışın izlerini taşıyor.

    "seyredilen" kadına getirilen kısıtlamalar, dinlerin ortak paydalarından birini oluşturuyor ve her şeye erkeğin gözü ile bakan bir göksel anlayışın, yazarın, erkek ve kadına getirdiği tanımlarla örtüşmesi bende tedirginlik yaratıyor. denemenin ilk satırlarında açıklanan bu görüşler, yazarın sonraki "görme" anlatılarına alt yapı oluşturuyor ve sanki, kadına bakışı daha farklı olan kişilerin aynı resimlere baktıklarında ne görecekleri es geçiliyor.

    kitabın 5. denemesinin ana fikri her dönemde olduğu gibi, 1500'le 1900 yılları arasında da sanatın yine yönetici sınıfların ülküsüne hizmet ettiğidir. anamalın toplumsal ilişkilerde yaptığı etkiyi, yağlıboya resim görünülerde yapmıştır. bunun bir başka görsel sanatla yapılamayacağını belirten yazar, yağlıboya resmin görsel sırrını açıklarken, bu resim türünün gerçek objeleri elimizle dokunabilecekmişiz gibi bize yansıttığını anlatıyor. yağlıboya tekniğinde var olan fark, objelerin nesnel özelliklerini neredeyse aslından ayırt edilemeyecek bir görünümle yakalayabilmesidir. böylelikle, çoğu zaman oldukları gibi gösterilen objeler, sonuçta satın alınabilir objelerdir ve bir objeyi satın almakla, o objenin görünümünü satın almak arasında önemli bir fark yoktur.

    yazarın, levi strauss'tan yaptığı alıntıya katılıyorum. insanların sahip olmayı istedikleri şeylerin, görünümlerine duydukları ilgi anlaşılabilir bir duygu. ayrıca yine o dönemin insanlarının, malları, mülkleri ve kendilerini resmettirip, duvarlarına asmaları, geleceğe belge bırakmak istemeleri de anlaşılabilir. sonuçta bugünün insanları da fotoğraf makineleri ile ya da el kameraları ile aynı işi yapıyorlar ve aile albümleri de duvardaki resimlerle aynı işleve sahip. değişen sadece zaman ve zamanın getirdiği teknik yaklaşım. insanlar kendilerini nasıl ve neleriyle ifade etmek istiyorlarsa, her dönemde bunun bir yolunu bulmuşlardır. bence eğer ortada bir ifade suçu varsa bunun suçlusu ne bunalıma giren sanatçı, ne dönem özellikleri ne de sistemlerdir. suçlu, her dönemde ifade sorunları yaşayan insanın kendisidir.

    yazarın, avrupa yağlıboya resmini sorgularken yaptığı çıkarımlar, aslında gelmiş geçmiş tüm sanat dallarına uygulanabilir. o zaman da tüm bu sanatların hep bir art niyet güttüğü ya da farkında olmadan kötü bir şeylere alet olduğu anlaşılır. ilkel çağlardan beri var olan sanat, insanlığın en önemli kazanımıdır. sadece var olması bile yeterlidir ve sanat eleştirilerinin, özellikle resimde estetik kaygılarla yapılması bence daha inceliklidir. baskı rejimlerinin sanatçılarına dikte edilmek istenen bir görüşün propaganda aracı olma önerileri kadar olmasa da bu kitabın yaklaşımı da bildirimcidir.

    son denemede yer alan reklam konusundaki görüşler, altına imza atılabilecek türdendir. tek bir şey dışında: reklamı, rönesans sonrası, avrupa görsel sanatının can çekişmesi olarak görmek.

    kitabın başından beri açıklanan tüm görme biçimlerini, reklamda birebir bulmama hatta sanat ürünlerinin kullanımını üzerimizde denenen sinsice bir oyun olarak kabul etmeme rağmen, bunun faturasının resim sanatına kesilmesine karşı çıkıyorum ve diyorum ki bu kitap, son denemeden başlanarak okunursa görülecektir ki ancak bir reklamcıdan beklenebilecek pragmatist bir bakışla yazılmıştır. reklamcı gözüyle avrupa resim sanatına bakılmış ve "görme biçimleri" oluşmuştur..."

    http://birdaha.blogspot.com/.../01/grme-biimleri.html
    (liladee, 05.01.2010 09:21)
  24. bi'r-ruh bi'd-dem nefdik ya berger diye diye sokaklara dökülme sebebi.
    (myriamonde, 05.01.2010 10:14)
  25. enfes sinema blogu.

    herkesin ezbere bildigi filmler hakkinda 100. baski özensiz fikirlerin orjinalmis gibi sunuldugu boktan yazilari okumaktan sikildiysaniz ilac gibi gelecektir.

    http://blog.waysofseeing.org/
    (cenko2, 05.01.2010 14:32)



copyright © 1999-2012 sourtimes entertainment