salinger'in "kara mizah nasıl yapılır nasıl kotarılır, nasıl hem insanca zayıflıklıklarla dalga geçilip hem de onların anlaşılmasına katkıda bulunulabilir ve de yetmezmiş gibi bütün bunları yaparken insan güldürülebilir ?" sorusuna cevap veren bi başyapıtı. ailenin diğer fertlerini tanımak isteyenler yine yky'den "tavan kirişini yükseltin ustalar-seymour, bir giriş"i okuyabilirler. (bkz: salingerden bahsederken ajite olanlar)
boyle entellikten cizittirmis bir aile, boyle tombul, anlayisli ve chainsmoker bir anne, boyle ne yapicagi belli olmayan, cekici, bencil, durmadan terleyen ve bi turlu evden cikamayan bir adam, boyle bir dua, boyle kendini kaybetmis, ruhani alemlere kaymis bir kiz, boyle bir buddy, boyle bir seymour, boyle bir new york apartmani, boyle sohbetler, boyle acilar, tozlu mobilyalar, tavuk corbalari, karmasikliklar var mi be dedirten, keske o donemlerde ben de yasasaydim ivy league futbol maclarina yelek giyen saci briyantinli date imle gitseydim, diz alti etekler giyip feminist yazar olsaydim seklinde haykirislara sebebiyet veren ve pek tabii insanin kafasinda hep yer edicek olan muthis salinger hikayesi.
glass ailesinin yedi kardeşinden ikisi olan franny ve zooey'i ele alan iki bölümlü kitap. tuhaf, kafası karışık ve bunalımın doruklarında olan hatta haplanmış izlenimi veren franny adlı kız ve aktörlük yapan aynı zamanda felsefik bir genç olan zooey bu ailenin anormalliğin sınırlarını zorladığını bir kez daha gösterir. bu kitaptaki iki temel öğe, franny'nin yanından ayırmadığı yeşil ciltli kutsal kitap ve zooey'nin elinden hiç düşürmediği ve yüzlerce kez okuduğu eski bir mektuptur.
bundan 3 yıl önce okuduğum çavdar tarlasında çocuklar(gönülçelen) ile tutku haline dönüşen j.d. salinger öykülerinden biri daha.. ikinci dünya savaşı zamanlarında yaşayan glass ailesinin öyküsü bu kitapta sadece franny ve zooey ile sınırlı kalmıştı daha sonraları aileyi,yükseltin tavan kirişlerini ustalar ve seymour bir giriş adlı,yine iki öykülük bir kitapta tanıdık sanırım bu ailenin beyaz perdeye aktarılma zamanı çoktan geldi de geçiyor
"ego ego ego . bıktım usandım . kendiminkinden de başkalarınkinden de. bir yere varmak , farklı ve ayrıcalıklı birşeyler yapmak , ilginç biri olmak isteyen herkesten bıktım usandım . iğrenç bir şey bu - iğrenç iğrenç. kimin de ne dediği umrumda bile değil." salinger'ın yediğim kitabı .
yine bir j. d. salinger kitabi ve yine hayattan kopmus, sade bir dil ve anlatim tarzi, ayni ailenin birbirine pek de benzeyen kardesleri, bunalimin, varolussal bir krizin dorugunda, ama hala kucuk mutluluklarda umut bulan umutlu umutsuz, mutlu mutsuz, karmasik karakterler. sanki bir ayna, sanki kendimizi okuyoruz gibi hisseder bazi okulrar salinger okuyunca. kitabi orjinal dilinde okudugum icin tercume etmekte zorlaniyorum o yuzden cevirmeden franny'ninsozlerini aktariyorum:
" it's everybody, i mean. everything everybody does is so - i don't know - not wrong, or even mean, or even stupid necessarily. but just so tiny and meaningless and sad-making."
ahh franny, bizi bir tek sen anladin, sen anlattin dogru ve yalin olarak. cagimizin hastaligini, problemini bu cumlenle daha yalin ve masum bir sekilde ifade edebilir miydin acaba?
the catcher in the ryedan sonra okumam gerektiğine karar verdiğim, franny'i anlatan ilk bölümde tek böyle düşünen demekki ben değilim diyerek içten içe sevindiğim, kendimi bulduğum, j. d. salingerin en sevdiğim yazar haline gelmesini sağlayan kitap
salinger in kendini yarattigi karakterlerin agzindan ifade edisine duble tanik oldugumuz kitap. the catcher in the rye da holden di burda kah franny kah zooey olarak cikiyor karsimiza, iki kisi olmasi da dünyaya karsi durusunun bazen franny bazen zooey gibi olmasi, kendi icinde yasadigi yogun celiskileri böyle aciga vuruyor olmasi diyecektim ki franny nin kitabin sonundaki müthis nutku benim de nutkumun tutulmasina neden oldu, tüylerim tiken tiken oldu, "konustun konustun o zaman sen niye yazdin böyle kitabi?" sorularima yanit oldu, kapak gibi oturdu.
uzakta buddy isimli bir abileri olan iki kardestir; buddy bir gelse evlerinde "ankara'dan abim gelmis evde bir bayram havasi" olacaktir, ama buddy en fazla mektup yazmakta, güzel konulara temas etmektedir. yükseltin tavan kirislerini ustalar da ise bizzat bu buddy alir mikrofonu ele; ankara'dan gelmistir üstelik evde bir dügün havasi olusmustur bile.
franny ve zooey. gençlik ve yetişkinlik arasındaki sınırda iki genç. paylaşımlar, anlaşmazlıklar, gözyaşları, kahkahalar, bunalımlar, yaşananlar, yaşanılmayanlar... güzel ama karamsar, bilmiş ama arayışın doruklarında, bunalımın eşiğinde ama ciddi kararlar vermek zorunda olan franny. umursamaz gibi görünen ama aslında sonuna kadar önem veren, boş işlerle uğraşan ama felsefeyi elden bırakmayan zooey. iki kardeş. iki hikaye. bir bütün.
boğulacak gibi hissedersiniz ya kendinizi kimi zaman, size yabancı gelen insanlar arasında, okuldayken hani, bu mu yaşamak, bu şekilde mi yaşamak istiyorum ben, bu kadar rekabetin ne anlamı var gereksiz hırsın, niye kerkes bu kadar yapmacık soruları üşüşür,rahat bırakmaz hani kafanızı...ikinci senemdi bu sene üniversitede ve ikinci seneydi bu kitapla tanıştığım ve ne zaman yukarıdaki gibi hissetsem bu kitap rahatlattı beni, üç defa bitirdim ikinci senede bu kitabı.bence az bile bitirdim ya o ortamda, onu da tembelliğime verin artık...
insanın değişik zamanlarda içinden sayısız "kendi"lik çıkarabildiği kitaplardan. gitgide artan duygusal temposuyla okurunu şişirir, şişirir ve en sonununda kişiyi patlama noktasına kadar getirdiğinde, zooey'nin franny'i yola getirmek için verdiği uzun ayarın son satırlarıyla artık okurunu doyuma ulaştırır. nasıl anlatayım bilmem ki, çoklu orgazm diye bi nane var ya, franny ve zoeey'nin sonunda hissettiklerinizi yanında halt etmiş bir doyumdur. işte böyle bir kitaptır bu. yemek yersiniz, işe gidersiniz, sevgilinizle takılırsınız, hayat güzeldir, herşey yolundadır, rutin bir mutluluk hasıldır hayatınızım her noktasına, ama kitaplığınızda kıpır kıpır durur franny ve zooey, "zor bir zamanda*, der, zor bir zamanda, bir şeyler anlamı yitirdiğinde" ve göz kırpar haylazca. sizi bilmem ama dini ritüeller, dualar vs beni huzura kavuşturmaz, ama bu kitabı elime alıp sayfaları arasında rastgele dolaşıp ve son on sayfasını bir kez daha okudum mu huzur bulduğumu hissederim. aman işte, öyle bir şey. enfes bir kitaptır. her eve bir zooey lazımdır.
"rekabet edeceğimden korkuyorum ben-beni asıl korkutan bu. bu yüzden ayrıldım tiyatro bölümünden. ben herkesin değer yargılarını kabule korkunç bir şekilde koşullanmışım diye, bunun doğru olması gerekmez ki. bundan utanıyorum. bıktım usandım. tam bir hiçkimse olacak cesareteim olmamasından usandım. kendimden de, bir çeşit ses getirmek isteyen herkesten de usandım."
muhteşem kelimesinin yetersiz kaldığı bir j.d. salinger kitabı. kitabı okurken zeka özleminiz içinizde büyüyor, büyüyor ve coşuyor. aile olmak fikri öyle güzel anlatılmış ki. zeka taşan diyaloglar. zooey'le saatlerce konuşmak, franny'nin saçlarını bloomberg gibi sevmek, mrs. glass'ın sofrasında beslenmek ve mr. glass veriyor diye mandalina yemek isteğiyle dolduruyor. karakterlerin, orada olanların, olmayanların hepsinin böylesine canlı, gerçek, bunca yakın olabilmesi büyüleyici. badana kokulu evde, eşya kalabalığının, kitap kokularının arasında o kanapede oturmak isteği yankılandı içimde. öylesine coşkulu, gümbür gümbür bir istek, böylesine içten, düşünceli, yüze vuran, gerçek konuşmalara dair... zooey'in kızkardeşiyle konuşma biçimine hayran kaldım. böyle bir abi istedim. kendi hata ve bencilliklerinin fışkırdığı upuzun konuşmaların hepsinde aslında benim için çabaladığını bileceğim. burnumun direği sızladı. taptım, bayıldım, sarsıldım. böyle saatlerce konuşsunlar benimle istedim. bitmesinler sayfalarla. anlatsınlar, aptallığı, sahteliği, arayışı, insanları anlatsınlar. sanattan anlamayanları, yazıdan anlamayanları, ego esirlerini, akademik konuşanların sığlığını, zeki geçinmek için aptallaşanları anlatsınlar. ezsinler yeri geldiğinde... "niye bu insanlardan sokakta yok? niye?" diye haykırmak istedim... "rekabetten korktuğum yok. rekabet edeceğimden korkuyorum" diyen franny'nin o tuvalette hıçkıra hıçkıra elindeki kitabı öpen ve geriye yanlış ve aptal -ve her nasılsa erkek arkadaşı olan- bir adamın oturmakta olduğu masaya yürüyüp de gülümsemeye çalıştığı, o hiçbir şey yiyemeyen solgun ve güzel görüntüsü öylesine tanıdık ki. yaşandı bir yerimde... bir yerimde bir tuvalette oturup da çünkü dizlerimi kendime çekip böylesine çok ağlamıştım ve gülümseyebilmek için çantamda sürekli taşıdığım bir nesneyi -defteri ya da kitabı belki de- öpüp saçlarımı düzeltmiştim. ve evime dönüp annemin çorbalarına babamın mandalinalarına sığınıp hayat bitmiş gibi yığılarak kanapelere ve dua yerine bir ismi sayıklayarak, hatta bir kediyi sevmiştim, sanki... öylesine gerçekti franny... kendimi hatırladım... içime dokundu bu kitap. fazlasıyla.. zooey gibi bir abinin ve genel olarak hayatta zekanın eksikliği ile içime dokundu, titretti, ağlattı bu kitap beni.. bir daha unutulmamak üzere etkiledi. yan odadaki telefondan kırıcı ama gerçek şeyleri söylemek için telefon açacak birini deli gibi özledim.. salinger zeka özlemimi giderdi ki anca kitaplarda giderilebiliyor belki de... catcher in the rye güzeldi, ancak bu kitapla salinger'ın benim için edebi bir deha olduğunu anladım. "öyle ki artık yazmayabilirsin de" dediği bir nokta geliyorsa insanın... sonraki kitaplarıyla o nokta gelmiş demek ki kendisine.. iyi mi kötü mü bilmiyorum. saygı ve hayranlık içinde iç çekiyorum.
kardeşlerin iyi ya da kötü birbirlerini üzerinde ne etkiler bırakacağının damardan içime oturduğu bir salinger ürünü. büyüklerin küçüklere dikte ettirdiği bir ant yüzünden ömrünün bütün öğünlerini şartlanmış bir şekilde şu sözleri söylemeden yiyemeyen zooey bunu en iyi örneğini veriyor: "dört büyük andı söylemeden o lanet olası sofraya bile oturamıyorum. bunlar (seymour ve buddy'i kastediyor) bizi öyle doldurdular ki o lanet şeylerle..." dört büyük ant ise şöyle: "varlıklar sayılmayacak kadar küçük olsa da, onları korumaya andiçerim; tutkular tükenmeyecek kadar çok olsa da, onları bastırmaya andiçerim; dharma'lar ölçülemeyecek kadar çok olsa da, ona ulaşacağıma andiçerim" bu ant içildikten sonra ne, nasıl yenirse.
'(sana yazarken son derece durgun ve gerizekalı bir halim oluyor. neden acaba? bunun çözümlemesini yapmana izin veriyorum.) nolur bu haftasonu harika vakit geçirelim. yani bir kez olsun herşeyi öldüresiye çözümlemeye çalışmayalım mümkünse, özellikle de beni. seni seviyorum.'
bu tarz eserlerde giriş gelişmeyi becerip, sonunu batıranlar yüklü bir yekun oluşturduklarından, başı, ortası sonuyla mükemmeliyetler zinciri oluşturması takdire şayandır. son okuyuşumun üzerinden bunca zaman geçmesine rağmen iki sayfa entry sini okuyup gene o havaya girdim. ama keşke buddy de uzaktan uzatsaydı kafasını, özletti kerata.
"i don't care where an actor acts. it can be in summer stock, it can be over a radio, it can be over television, it can be in a goddam broadway theatre, complete with the most fashionable, most well-fed, most sunburned-looking audience you can imagine. but i'll tell you a terrible secret--are you listening to me? there isn't anyone out there who isn't seymour's fat lady. that includes your professor tupper, buddy. and all his goddam cousins by the dozens. there isn't anyone anywhere that isn't seymour's fat lady. don't you know that? don't you know that goddam secret yet? and don't you know--listen to me, now--don't you know who that fat lady really is? . . . ah, buddy. ah, buddy. it's christ himself. christ himself, buddy."