jon krakauer'ın 1996 yılında çok satanlar listesinde yeralan kitabı. kitap christopher mccandless'i anlatıyor, sean penn yönetmenliğinde sinemaya aktarılmıştır ayrıca.
bir büyük macera adamının kısa öyküsünü anlatan film. sean penne çok şey düşüyor bu genç adamın öyküsünü anlatırken, okuduklarından etkilenen, yaşadığı sisteme bir şekilde isyan eden bir genç var. dilerim penn üzerine düşeni yapmış, filmi adam gibi çekmiştir ve sonunda salondan teşekkür ederek çıkarız.
7 aralıkta ülkemizde gösterime girecek, atlanabilirdi, 2 ay gecikmeyle de olsa vizyona girecek olması sevindirici.
filmin muziklerinde eddie vedder'in epey payi varmis, bir kismi intothewild.com'dan dinlenebilir.
not: sag alt kosede soundtrack player var, bir oradan dinleyebilirsiniz, bir de siteyi kendi haline biraktiginizda calan sarkilardan biri kafadan eddie vedder.
seneler insani ne cok yipratiyor, eskiden olsa usenmez filmin artisini eksisini yazardim. simdi ise useniyor, ozet geciyorum: eeh iste. sean penn goruntu moruntu, bu islerden anlamiyor. kurgu daginik, hikayenin bir takim noktalari bir yerden sonra kendini tekrar ediyor. oyunculuk iyi, guzel. bunlar teknik kismi. icerik'e gelince, orada az dur. sean penn sosyal bilinc ile guzel bir konuya deginmis, tebrik ediyorum. malumunuz amerika'da sosyal hareketler 60larda sekillenirken cogunluk "toplum baskisindan kacmak, ve kactigi yerde yeni bir toplum yaratmak isteyen birey" hareketi olarak sekilleniyor. malumunuz demisim ama nereden malumunuz olacak, durum oyle. bu hipi denen adamlar da o acidan degerlendirilmesi gerekiyor, bireyci, kacisci, "sistemin disinda kalirsak sistem tarafindan kirletilmeyiz, daga tasa kendimizi vurursak aklaniriz, temize cikariz, sistem cokunce de disaridan durumu organize eder, orgutleriz" kafalarindalar. tabi olay oyle olmuyor, daga da ciksan tasa da ciksan mutlu olacagin bir toplumun insasinda bulunmazsan sirtindaki yuk ile yasamak mecburiyetinde, mccanness orneginde oldugu uzere ac, sefil olmek rezilliginde kaliyorsun. kahramanimiz sona dogru dagin, tasin ortasinda "tek tip olmasi gerektigine inandigi/inandirildigi" toplumdan "aklanirken" hatasini anliyor, ama trajedi boyle ya, cok gec kaliyor.
tek mesajla filmi ozetlemek gerekirse, soyle ozetleyebiliriz: "gercek mutluluk sadece paylasilarak yasanir." tabiyet aidiyet ayriminda kalanlarin bunu hatirlamasi, mutsuz oldugu toplumdan kacmak yerine, mutlu olacagi toplumu yaratmak icin hayatin tam ortasinda var olmasi gerekiyor, "abi param olsa guneye kacarim, pasifige karsi bot zimparalarim"ci arkadaslara duyurulur.
sean penn'i severim, politik goruslerinden dolayi. filmin konusu da cok guzel. ama sanki baska biri cekseydi daha iyi olacakmis gibi geliyor. filmi de cok sevmeme ragmen bir cok ayrinti beni rahatsiz etti. ozellikle son sahnelerdeki stilist anlatimi sevemedim. ayrica sean penn seyircinin zekasina pek guvenmedigini cok acik ediyor. filmi chapter'lara bolmesi ve onlari isimlendirerek bize sunmasi bence cok gereksiz olmus. yine de dvd'si cikinca bir daha izleyecegim. belki ekstralarla birlikte film kafamda daha dogru bir yere oturabilir.
cok ciddi beklentilerim oldu filmle ilgili. time dergisinde okumus oldugum soyleyisiden anladigim kadari ile sean penn'i cok ciddi bir sekilde sarsan gercek bir oyku. soundtrackinin de eddie vedder tarafindan yapilmis olmasi beni daha da heyecanlandirmisti. olay 4-5 degisik kisa hikayeden kurulmus gibi. bu hikayeler birbirine cok iyi baglanmasa da kendisini izletiyor. oyunculuk ust duzeyde. filmi izledigim gunun hava sartindan dolayi mi, icinde bulundugum psikolojik durumdan mi bilemiyorum, film bitti bir 2-3 saat kendime gelemedim.
basrol oyuncusu emile hirsch sirf bu film icin inanilmaz kilo vermis. son 20 dakikalik bolumdeki hali icler acisi. sanmiyorum ki cok fazla makyaj kullanilmis olsun. ayrica filmdeki ayi sahnesinin tamamen kurgu disi oldugu da soyleniyor. tevekkeli cocukcagiz altina sicacak gibi duruyor.
filmin sonundaki cumle cok ama cok guzel. "happiness is real when it's shared"... --- spoiler ---
son zamanlarda en cok izlemeyi istedigim flimlerin basinda geliyordu. belki de kendi capinda amator bir dagci olmam sebebiyle bir insanin kendini bulmak icin dogaya basvurmasi fikri cekici gelmisti. aslinda cogu dagcinin ve uzak dogu felsefesine inananlarin dagi ve dogayi sevmesinin en buyuk sebebi de dogadaki yalnizligin insanin kendini dinlemesine firsat birakmasidir. meditasyonda dag tepelerinin onemli bir sembol olmasinin nedeni de mccanness’ in de kullandigi gibi bir arinma araci olarak gorulmeleridir. iste burada otisabi’nin belirttigi gibi hippilerin manasizligina inanmam ragmen, kendini daga tasa vurmanin insani bir nebze aritip kendini bulmasina yardimci olduguna inanmaktayim.
diger yandan otisabi’ye katilacagim digger bir husus da sean penn’i cekimlerde basarili bulmamam. cok onemli bir sinema elestirmeni olmasam da, belki de beklentilerimin de yuksek olmasi sebebiyle, cekimleri boyle bir konu ve cografya icin zayif buldum. fakat filmin muziklerinin dort dortluk oldugunu dusunuyorum. eddie vedder’in “dead man walking” deki efsane kadronun ortaya cikardigi albumden sonraki belki de en iyi soundtracklerden birine imza atmis olabilecegine inaniyorum.
filmde aklimda kalan iki nokta oldu. ilk olarak, kendini dogaya vurma olayi amerika’nin ortasindaki bu sacma duzluge gelmeden once yilda 10-15 gununu daglarda geciren biri icin uzak ama tanidik bi duygu. bu yuzden en sevdigim sahne de uzun sure sonra mccanness sehre geldiginde herseyin bulaniklasarak bir tek kendisinin net oldugu sahnedir. bu 4-5 gununu medeniyetten uzak geciren her insanin hissettigi bir duygudur. sehre indiginizde tek algilayabildiginiz anlamsiz bir telas ve kosusturmacadir. hatta o kadar ilginctir ki nigde de butun kafileyi karsidan karsiya gecmekte zorlanirken buluverirsiniz. aslinda kahramanizimizi tekrar dogaya iten duygu da tam olarak budur. uzun sure sonra los angelassa gelmistir ve hayatin kosusturmacasi onu dus bile almadan tekrardan uzaklasmaya itmistir.
filmin digger incelenmesi gereken yerinin de sonu oldugunu dusunuyorum. acaba kahramanin sosyal yasama donmeyi istemesine sebep olan neden gercekten de “mutluluklar paylasildikca artar” dusuncesimidir yoksa acilarin, zorluklarin tek basina katlanilmasinin zorlugu mudur. belki de mccanness o bitkiyi yemeseydi, geri donmeyi bu kadar istemeyecekti. sonucta ailesine sarilmayi hayal etmesinin asil sebebi onlarla mutlulugunu paylasmayi istemekten cok, onlari siginilacak bir liman olarak gormesi de olabilir. anladigimiz kadariyla bundan onceki cektigi zorluklarda destekcisi ve sirdasi olarak kardesi yanindaydi, fakat tek basina gecirdigi o son gunler gec de olsa insanlarin neden sosyal bir varlik oldugunun anlamasina yol acmis olabilir. evet herkes bir bireydir ama kimse hayati tek basina karsilayamaz. kahramanimiz da bunu en zor yoldan anlamistir fakat artik cok gectir. benim film bittiginde aklimda kalan ise “mutluluklar paylasilinca gercektir” den cok “felaketler ancak paylasildikca katlanilabilir” olmustur. mccanness’in geri donmeyi bu kadar istemesinin altinda yatan asil gercegin de kendine itiraf edememsine ragmen bu olma olasiligi vardir.
kisacasi "into the wild" benim bellegimde her insanin bir kere gormesi ve uzerinde en azindan bir 5 dakika dusunmesi gereken film olarak yerini almistir.
bol bol odul almasini diledigim, muhtesem kareler, muhtesem muzikler ve muhtesem oyunculukla, ve bir de gercek olusuyla tuyleri diken diken eden, her karesinin ayri bir yerinizi sizlattigi ve bittikten ancak 1 dakika sonra soyle bir silkelenip hungur hungur agladiginiz bir yapit.. sean penn'in filmi olmasi dolayisiyla zaten buyuk umutlarla girmistik salona.. ama tarifsiz bir tatminle, daha da buyuk huzunler, koskocaman inis cikislar ve farkindalikla ayrildik ordan.. emile hirsch'in sadece 22 yasinda olmasina inanamadim aksam eve gelip de baktigimda. kendisini odul manyagi yapsinlar diliyorum.
--- spoiler --- tanistigi herkesin yuregine isleyen, hayatini ve dunyanin en ufak ayrintisina bile bakisini degistiren bu tutku dolu yuregi eminim filmi izleyen ya da kitabi okuyan herkes tanimis olmak istemistir.. ..... --- spoiler ---
eddie vedder'ın zamanın nasıl geçtiğini hissettirmeyen albümü olmakla birlikte, yönetmenliğini sean penn'in yaptığı biyogrofik film, emule'ü sevmek için bir neden daha.
albümün şarkı listesi: 1. setting forth 2. no ceiling 3. far behind 4. rise 5. long nights 6. tuolumne 7. hard sun 8. the wolf 9. end of the road 10. society 11. guaranteed
gunlerdir aklimdan cikmayan uzun sure de cikmayacak bir film, kitap ve bir hikaye. kendisine alexander supertramp adini takip, parasini yakip butun hayatindan vazgecen bir gencin gercek hikayesi. emory'den aldigi suslu diplomasindan, zenginliginden, cok sevdigi kardesinden ve cok sevdigi kulustur arabasindan, o yasina kadar hayatinda sahip oldugu herseyden vazgecip yollara dusen, parasini yakan, ac kalan, surunen ve mutlulugu bambaska yerlerde arayan bir insanin hikayesi. sean penn'in senaryoyla ilgili elestirilmesini hic anlamis degilim, kaldi ki adam krakauer'in kitabindan esinlenerek bir film cekmis. krakauer'de aynen bizim supertramp gibi doktor ya da hukukcu olmak yerine kendini daglara vurmus, alaska'larda olumle yuzlesmis, kendisinin belirttigi uzere "sansli" oldugu icin sag salim donebilmis.
filmin sonuna gore -gercekte nasil bir duygu icerisinde oldugunu bilmemiz pek mumkun degil- bazilari kendisinin aci icersinde oldugunu ve pisman oldugunu dusunebilir. ama ben sadece kendim oyle yorumlamak istedigim icin, acliktan ve erken ve buyuk ihtimalle yanlislikla bile olmus olsa da, kendisine bir sans daha verilseydi eminim ki oldugu yerde kalmaya ve orda yaslanmaya devam ederdi diye inanmak istiyorum.
gene filmin sonunda, sean penn yorumunu incelemek gerekirse, chris mccandless yuzunde bir gulumsemeyle oldu ve yasli arkadasiyla tanik olduklari gokyuzunun aynisindan gorerek gozlerini dunyaya kapadi. bu da benim inanmak istedigim son efenim.
aidiyet hissi olmayan insanlar eminim beğenmiştir, belirtmek istediğim bir şey daha varki o da şu ben ait olmamayı istediğim, eleştirdiğim, beğenmediğim toplumu uzaktan seyredip yok olmasını beklemiyorum, eminim filmdeki karakterler de beklemiyordu. içinde bulunduğumuz toplumu düşünecek olursak insanın "into the wild" da bulunması için illa kendini dağlara taşlara vurması gerekmiyor, sokağa çıksın, televizyona baksın yeter.
tek kelimeyle mukemmel, yok hatta bana mukemmel otesi geldi nasil da ihtiyacim varmis bu filme. anlattigi mesaj, amerikan ailesi ya da sistemin bir parcasi olmayi reddi, sonra pismanligi, mutluluk paylastikca yasanir'i bir kenara koyalim kimse konusmasa herkes sussa biz yine o enfes kareleri tek tek aklimiza kazisak. bana verdigi tat aidiyet duygusu ya da aileyi sevginin gucuyle falan alakali degildi. kocaman hayati kocaman bir dunya dedigin seyi sehirde emniyet ve tabelalar isiklar altinda tanidigini saniyorsun ama bu ilk etapta sorumsuz diyebilecegin adam onun ozune bakmak istiyor uygarligi reddediyor dedi bana. babasinin kendisine hediye edecegi yeni bir araba, bir diploma bir is ve parayla mutlu olmadigini dusunuyor. ozu ariyor, belki hakli belki haksiz kime neye gore?
merakimi cezbeden acaba sonunda hayatta kalabilseydi evine doner miydi? alaska'da falan olur kalirdi herhalde ama eger amaci hayatini odakladigi nokta alaska'ysa gozleri acik gitmis olabilir mi?
bu arada filmde eger akliniza cok takilirsa ki bizim takildi: hippi teyze seinfeld 3. sezonda jerry'nin ressam sevgilisi olarak karsimiza cikan kisinin ta kendisi. 16 yasindaki kiz da, tracy yani, l word'deki katherine moennig'e cok benzese de uzaktan yakindan bir akrabaligi yokmus.
there is a pleasure in the pathless woods there is a rapture on the lonely shore there is society,where none intrudes by the deep sea,and music in its roar: i love not man the less,but nature more...
soundtrackini eddie vedder'ın yaptığı film. kendinden beklenmedik şekilde folk rock tarzında kaydetmiş olduğu albüm çok güzel ve olgun olmuş. soundtrackteki parçalar:
gercek oldugu icin chirs'in kendine vermeye calistigi mesajdan ote tek yonlu bir mesaj tasimayan, bu nedenle insanin uzerinde dusunmesine imkan veren ve dusunme sonucunda varilacak yerlerin kisiye gore cok degisik olmasini mumkun kilan bir sona sahip hikaye.
"all my destinations will accept the one that's me"
icinde barindirdigi farkina varis ve pismanligin sean penn'in yorumladigi haliyle gerceklestirdigini kabul etsek dahi, kisisel fikrim chris'in ruhsal durumunun yon degistirmesinin ve bunun biraktigi ufak mesajlara yansimasinin tamamen saglik durumunun kotulesmesinden ileri gelmis olabilecegi yonunde. ayrica uc bir noktada yasanmis olsa da yalnizligin ve ice donmenin bir secim olabilecegini ve genel gecer degerlere boyun egip kiramadigini seylerin seni ezmesinin nedeninin sadece onlari oyle kabullenisin oldugunu gostermesi acisindan benim icin zamaninda gelmis birkac saatlik bir rahatlama seansi olmustur.
"you are wrong if you think that the joy of life comes principally from human relationships. god s placed it all around us.it s in everything. it s in anything we can experience. people just need to change the way they look at those things" diyen ama sona geldiğinde "happiness is only real when shared" diye yazabilen sıradışı bir yaşamı iki saat icinde aktaran, başarılı sean penn filmi.
emile hirsch’in olağanüstü olmasa da başarılı oyunculuğuna karşın, iki saat 20 dakikadan daha uzun süresinin sonlarına doğru insanı biraz yoran ve sıkan sean penn filmi.
bittiğinde bende yarattığı duygu: “christopher mccandless orda ölürken onun başına gelenlerden bihaber, ben nerelerde, nelerle uğraşıyor, ne boş işlere kafa yoruyordum.”